Minimalizm, İnsanları Sev Eşyaları Kullan

İlk Baskı Yılı: 
Kitap Hakkındaki Düşüncelerim / Yorum: 

*Ama belki de kaosun ortasında huzur bulmanın ve hatta refaha erişmenin bir yolu vardır.

*Her yeni alınan şeyden sallanan fiyat etiketi hikâyenin yalnızca bir kısmını anlatıyor. Bir şeyin gerçek maliyeti onun fiyatının çok ötesindedir. Şu maliyetleri vardır: O şeyi depolamak. O şeyin bakımını yapmak. O şeyi temizlemek. O şeyi sulamak. O şeyi şarj etmek. O şeye aksesuar eklemek. O şeyin yakıtını tazelemek. O şeyin yağını değiştirmek. O şeyin pillerini değiştirmek. O şeyi tamir etmek. O şeyi tekrar boyamak. O şeye bakmak. O şeyi korumak. Ve elbette bütün bunlardan sonra o şeyi yenilemek. (Ölçmesi çok daha zor olan duygusal ve psikolojik maliyetlerden söz etmiyoruz bile.) Hepsini üst üste koyduğunuzda bir şeye sahip olmanın gerçek maliyeti ölçülemez oluyor.

*On ile yirmi yaş arasındaki gençlerin yüzde 93'ünün alışverişi en sevdikleri eğlence olarak gördüklerini biliyor muydunuz? Alışveriş bir eğlence midir? Gerekli olmayan mallara yılda 1.2 trilyon dolar harcadığımıza göre öyle olmalı.

*Benim için sadeleşmek şu bir soruyla başladı: Hayatın, daha azla nasıl daha iyi olabilir? Bu soruyu sordum çünkü sadeleşmenin amacını belirlemek istiyordum. Sadece nasıl değil daha önemlisi ne için sorusuydu. Eğer hayatımı sadeleştirirsem sağlığım için, ilişkilerim için, finansal durumum için, yaratıcılığım için daha fazla zamanım olacak ve kendi dışımdakilere de anlamlı bir şekilde katkı sağlayabilecektim. Gördüğünüz gibi dolaplarımı temizlemeden çok önce sadeleşmenin anlamını anlayabilmiştim.

*Doğru, başarısını gösteren nişanları vardı ama aynı zamanda dışarıdan görülmesi zor olan başka şeyleri de vardı. Çok para kazanmasına rağmen yığınla borcu vardı. Ama mutluluk arayışı Ryan'a paradan daha fazlasına mal oluyordu. Hayatı stres, endişe ve hoşnutsuzluk doluydu. Başarılı görünüyor olabilirdi ama mutsuz hissediyor ve artık neyin önemli olduğunu bilmiyordu. Fakat bir şey çok açıktı: Hayatında giderek büyüyen bir boşluk vardı. O da o boşluğu, birçok insanın yaptığı gibi eşyalarla doldurmaya girişti. Çok eşyayla. Yeni arabalar, elektronik eşyalar, elbiseler, mobilya ve dekoratif süslerle. Ve bankada yeteri kadar parası olmadığında pahalı yemekleri, ısmarladığı içkileri ve tatilleri kredi kartlarıyla ödemeye başladı. Gücünün yetmediği bir yaşam biçimini böyle finanse ediyor, sahip olmadığı bir parayla ihtiyacı olmayan şeyler alıyordu. Sonunda mutluluğu bulacağına inanıyordu. Mutluluk orada, köşeyi döner dönmez orada bir yerdeydi, değil mi? Ama satın aldığı şeyler boşluğu doldurmuyor, genişletiyordu. Ve Ryan neyin önemli olduğunu bilmediği için daha fazla borca girerek, mutluluğunu veya keyfini veya özgürlüğünü artırmayan şeyleri alabilmek için daha fazla çalışarak bu boşluğu eşyalara doldurmaya devam etti. Bu kısır döngü yıllarca devam etti. Köpürt, durula, tekrarla.

*Minimalistler aza, aza, daha aza sahip olmaya odaklanmazlar; daha fazlaya yer açmaya odaklanırlar: daha fazla zamana, daha fazla tutkuya, daha fazla yaratıcılığa, daha fazla deneyime, daha fazla katkıya, daha fazla hoşnutluğa, daha fazla özgürlüğe. Fazlalıktan kurtulmak hayatı değerli kılan, maddi olmayan varlıklara yer açar.

*Komplike -karmaşık- kelimesi iki ya da daha fazla şeyin iç içe geçmesi, bir arada örülmesi anlamına gelir. Jason ve Jennifer günlük hayatlarına o kadar çok gereksiz, ilgilerini dağıtacak şey ve zorunluluklar katmışlardır ki artık gereksiz şeyleri gereklilerden ayırt edemez hâle gelmişlerdir. Karmaşık kelimesinin zıddı -basitlik- sadeliktir. Basit (simple) kelimesi "tek bir parçası olan" anlamına gelen simplex kelimesiyle aynı Latince kökü paylaşır. Dolayısıyla sadeleşmekten söz ederken gerçekte sözünü ettiğimiz şey hayatlarımızı karmaşık hâle getirmemek, yarattığımız karmaşık yapılara artık hizmet etmeyen şeyleri hayatımızdan çıkarmaktır. Çünkü fazla karmaşık olan şey karışır.

*Batılıların çoğu mutluluğu, düşünmeden yaptıkları satın almalarda, geçici zevklerde ve göstermelik zaferlerde arar. Gerçekten, aldığımız bize zarar veren kararların -ve ironik bir şekilde hoşnutsuzluğumuzun- ucu mutlu olma arzumuza dayanıyor. Bunun nedeni de sıklıkla mutlulukla anlık tatmini karıştırıyor olmamız.

*Fiyat biçilemeyen bir şeyi satın almaya çalışıyoruz: zamanı. Pahalı bir saat, satın alabilmek için fazladan yüzlerce saat, lüks bir arabanın bedelini ödemek için yıllarca, yazlık bir eve sahip olabilmek için ömrünüz boyunca çalışmak zorunda kalabilirsiniz. Bu da demek oluyor ki hayali bir zaman satın alabilmek için zamanımızdan vazgeçmeye istekliyiz. Rolex ve Mercedes'in yüksek kaliteli, iyi hazırlanmış ürünler ürettiklerinden ve bu kalemlerin doğasında yanlış bir şey olmadığından eminim. Gerçek sorun bu maddi şeyler hayatınızı daha iyi, daha anlamlı veya daha tam yapacakmış gibi hissediyor olmaktır. Eşyalarınız sizi daha bütün bir insan yapmaz. Hayatlarımıza soktuğumuz şeyler olsa olsa kendimizi daha rahat ya da daha yaratıcı hissetmemize yardımcı olurlar - anlamlı bir hayata katkıda bulunabilirler ama hayatlarımıza anlam getirmezler.

*Amerika da sanayileşme üretilmiş ürünlerin arzını artırdıkça reklamcılık da çarpıcı biçimde arttı. Bu yüksek üretim oranından kâr elde etmek için endüstrinin, fabrika ürünlerinin tüketicisi olacak işçilere ihtiyacı vardı. Bunu, nüfusun ekonomik davranışını daha büyük bir ölçekte etkilemek üzere tasarlanan (reklamcılığın) keşfi aracılığıyla yaptı.

*Bir zamanlar Amerikan Rüyası mütevazı idi: Mütevazı işinizde çok çalışırsanız mütevazı bir arsa üzerinde mütevazı bir ev inşa etmeye gücünüz yeter ve mütevazı bir yaşam sürerdiniz. Bu size yeterdi. Lakin bugün her şeyi istiyoruz ve her şeyi hemen istiyoruz: daha büyük bir ev ve daha büyük bir araba ve daha büyük bir hayat; alışveriş alemleri, pahalı yemekler ve Instagram'a değer anlar. Her yeni satın almanın yol açtığı dopamin salınımına bağımlı olduğumuz için yeteri kadar sahip olmak hiç yetmiyor.

*Yeteri kadar ne kadardır? Yeteri kadardan azı yoksunluktur. Yeteri kadardan fazlası düşkünlüktür. Yeteri kadar, ortadaki tatlı noktadır; amaçlılığın tatminle kesiştiği, arzunun anlamlı bir şey yaratmanın önüne geçmediği yerdir.

*Bill McKibben, bir insanın taban alanı genişledikçe yakın arkadaş ya da güvenebileceği çevresinin daraldığını tespit etmiş. Demek oluyor ki daha geniş evler, daha fazla statü, daha büyük bir servet edindikçe bize yaşadığımızı hissettiren şeylerin ta kendisinden, yani bir arada olma, iş birliği, iletişim, katılım, problem çözme ve zenginleştirici deneyimlerden genellikle kopuyoruz.

*Söylemeye gerek yok, sorunu görmezlikten gelmek çözüm değildir. Aşırı tepki göstermek istemezsiniz ama yeteri kadar tepki göstermemek de kötü bir fikirdir. Eğer kalabalık bir sinema salonunda yangın çıkarsa panik yapmak ve dışarı çıkmaya çalışırken başkalarını ezmek istemezsiniz. Ama koltuğunuz ne kadar rahat olursa olsun filmi seyretmeye de devam etmek istemezsiniz.

*Christopher Ryan’a göre yakın ilişkiler şu üç temel ögeyi içerir: kimya, uyumluluk ve sevgi. İnsanlar bu faktörlerden birine -bazen ikisine- dayanan ilişkilere girme eğilimindedirler. Belki başlangıçta bir cinsel çekim (kimya), belki ortak çıkarlar (uyumluluk) veya belki de ilişkiyi ileriye taşıyan derin bir bağ (aşk) vardır. Ancak bu unsurlardan herhangi birinin yokluğu zamanla esaslı bir memnuniyetsizliğe ve nihayetinde acıya yol açar.

*Çok küçük yaştan itibarın birçoğumuza O'nunla ilgili hikayeler anlatılır. O, bu gezegene yalnızca ve yalnızca bizim için gelmiş gizemli bir kişidir. O kişiyi her nerede ise bulmak "kahramanımızın yolculuğudur". Eğer popüler kültüre inanacak olursak onu bulana kadar bir dizi komik durum ve dramatik macera yaşanacaktır. Oysa gerçekte "O" kavramı yalnızca akılsız değil aynı zamanda potansiyel olarak da zararlıdır. Bir yerlerde sizi bütün hâle getirmek için yaratılmış bir insan olması fikri sizin kendi başınıza bütün olmak becerisinden yoksun olduğunuzu ima etmektedir. Aynı zamanda O'nun dışındaki herkesin kendinizi tamamlama yolunda bir basamak olduğunu ima etmektedir ki bu da ilişkilere yaklaşmanın korkunç bir şeklidir.

*Sizi tamamlayacak, bütün olmanızı ve mutluluğunuzu sağlayacak dünyadaki tek kişi sizsiniz. Başka herkes bu kaderinize harika bir potansiyel ektir (umarım). Bir bütün olarak doğar, bir bütün olarak ölürsünüz ve arada geçen zamanı kiminle geçireceğinize siz karar verirsiniz.

*Bir testte yanlış cevabı işaretlemek hatadır; o sınav için hazırlanmamak aptalca bir karardır. Hata istemeden yaptığınız bir şeydir; hatalı karar bilerek -sıklıkla sonuçlarını düşünmeden- alınır. Pişman olunan kararları hataydı diye sınıflandırarak göz ardı etmek kolaydır. Sertliğini törpüler, darbeyi yumuşatır. Ama aynı zamanda samimiyetsizdir. Dikkatsizce verilen bir kararı bir hataymış gibi sunmak, karardaki rolünüzü ortadan kaldırır. Ve sizin hatanız değilse kararlarınızla yaşamak çok daha kolaydır. Sonuç olarak sadece bir hata olarak değerlendirirseniz aynı düşüncesiz kararı tekrar tekrar almanız çok olasıdır. Hepimiz hata yaparız. Hepimiz kötü kararlar alırız. Bunlar insan deneyiminin bir parçasıdır. Hatalarımızı hatırlayabilir ve düşüncesizce aldığımız kararlardan ders çıkarabiliriz ama ikisini birbiriyle karıştırmayalım. İşleri berbat ettiğimizde bunu kabullenir ve aldığımız kararlara sahip çıkarsak bizi ileriye götürecek en asil yolu -gerçeği- buluruz. Evet, itiraf etmek, üstünü örtmekten daha zordur ama gerçek tam da peşinden gitmeye değer tek şey olduğu için zordur. Başka her şey yalandır.

*“Sözlerin yalnızca sessizlikten daha değerli olduğunda konuş," demişti. Bu slogana göre yaşasaydık hepimiz daha iyi birer dinleyici olurduk ve her konuştuğumuzda her bir kelimemizin daha fazla ağırlığı olurdu.

*İçten insanlar arabanızın markasını, nerede yaşadığınızı ya da giysilerinizin markasını umursamazlar.

*Dostluklarım ve çevrem, ben kendime odaklandığım için zarar gördü ancak başarılarım boş ve geçiciydi. Yaratmaktan çok tüketmekle ilgilendiğim için yaratıcılığım zarar gördü, bu da ruhumda ufak tefek şeylerle doldurulamayacak bir boşluk yarattı. Yirmili yaşlarımı statü, başarı ve materyalizm peşinde geçirdim. Ancak her terfi, her başarı, her yeni satın alma beni gerçeklerden bir adım öteye taşıdı. Keşke lüks bir araç satın almanın beni daha iyi bir insan yapmayacağını bilseydim. Keşke zamanımı, paramı ve dikkatimi nasıl harcadığımı dış beklentilerin dikte etmesine izin vermek yerine neyin gerekli olduğunu sorgulasaydım. Keşke her birimizin, boş bir odada tek başınayken zaten bir bütün olduğunu ve başka her şeyin rolünün yalnızca hayatımıza katkıda bulunmak, geliştirmek veya büyütmek olduğunu, hayatımıza engel olmak olmadığını fark, edebilseydim.

*Bu doruk noktasına nasıl ulaşmıştım? Cevap çekici değil. Kademeli adımlar, değişen alışkanlıklar ve tekrarlanan başarısızlıklarla dolu bir on yıl gerekti. Yaşama yer açmak için sayısız maddi varlığımdan vazgeçmem gerekti. Başkalarının beklentileriyle beslenen bir hayattan uzaklaşmam gerekti. Hareketlerimi olmak istediğim kişiyle uyumlu hâle getirmem, dürtülerimden çok değerlerime odaklanmam gerekti. Anlamlı bir hayat yaşamak için ahenkli yaşamak zorundaydım.

*“Hiçbir şey aşırılığı aşamaz," derler ama aynı zamanda hiçbir şeyin başarı kadar stres yapmadığı da doğrudur. Başarıyı istemek, başarıyı elde etmek, başarıyı elde tutmak - bunlar stres ve kaygının yapı taşlarıdır. Yirmi dört saat ara vermeyen medyanın kafeinlediği bir dünyada sakin kalmak zor. Ama stresli olmak istiyorsanız endişenizi artırmanın birçok yolunu bulabilirim.

*Sağlık zenginliktir. Hatta en iyi sağlık en büyük zenginliktir. Sağlıklı bir adam binlerce şey ister; hasta bir adam ise yalnızca bir tane.

*Güvenlik broşürlerinin önce kendi oksijen maskenizi takmanızı söylemesinin bir nedeni var: Daha kolay nefes alıyorsanız ihtiyacı olan insanlara yardım etmeniz daha kolaydır. Bu yüzden insanın kendini önemsemesi çok önemlidir. Kendi çıkarlarına göre hareket etmek bencillik değildir. Aksine, kendini geliştirmek, başkalarına katkıda bulunmanın en etkili yoludur. Başka türlü ifade edecek olursak kendinize bakmamak bencilliktir çünkü önce kendi refahınızı umursamazsanız başkalarına verecek bir şeyiniz olmaz.

*Büyüklük geçici şeyler ile ölçülmez. Abraham Lincoln'ün Gettysburg Konuşması'nı yaptığında bankada ne kadar parası olduğu veya Seneca'nın Yaşamın Kısalığı Üzerine'yi yazdığında ne kadar araziye sahip olduğu veya Harriet Tubman'ın köleleştirilmiş insanları kurtarmak için on üç sefer yaptığı sırada kaç Instagram takipçisi olduğu kimsenin umurunda değildir. Büyüklük, çevremizdeki dünyayı olumlu yönde etkileme yeteneğimizle ölçülür. Ve bunu yapmak için önce benliğimizi önemsemeliyiz. Çünkü bizde olmayanı veremeyiz.

*Görünüşe göre bir sağlık sistemimiz değil, bir hasta bakım sistemimiz var. Kendi başıma gelen talihsizlikte de olduğu gibi toplumumuz semptomları tedavi etmeyi seviyor, sorunları değil. Kendimize bakmak için hastalığın ortaya çıkmasını bekliyoruz. Aslında en iyi sağlık hizmeti önleyici bakımdır, yani sağlıklı yaşamaya devam edebilmek için sağlıklı olduğumuzda kendimize bakmaktır.

*İşte tüketimciliğin herkese yaptığı bu. Ne istediğimizi bilmiyoruz. ama daha çok istediğimizi ve hemen istediğimizi biliyoruz. Üzerinde düşünmek, hayatımıza neyin değer katacağını ya da neyin bizim için bir engel oluşturacağını sorgulamak için durmuyoruz bile. Ama eğer hayatımıza soktuğumuz şeyleri sorgulamazsak hayatımıza her şeyin girmesine izin vermiş oluruz. Dolayısıyla minimalizmin mesajı basittir: Eğer o şeye beş dakika önce ihtiyaç duymuyor idiysen muhtemelen şimdi de duymuyorsundur. Ve eğer şimdi ihtiyaç duyuyorsan bile beklemekten zarar gelmez.

*Çoğu insan genel olarak farklı değerlere sahip olsa da beş benzer Temel Değer’i paylaşma eğilimindeyiz: Sağlık, İlişkiler, Yaratıcılık, Gelişim, Katkı

*Eğer gelişmiyorsanız ölüyorsunuz demektir.

*Gelişme, anlamlı bir yaşamın önemli bir bileşenidir -amaçlı bir gelişme olduğu sürece- çünkü sürekli olarak daha iyiye gitmek bizi canlı hissettirir ve eylemlerimize bir amaç getirir. Hayatınızda gösterdiğiniz gelişmeleri bir düşünün. Birçoğu beş ya da on yıl önce yapılamaz görünmüyor muydu? Bu değişiklikleri nasıl gerçekleştirdiniz? Onları muhtemelen büyük bir sıçrama ile değil, uzun bir sürece yayılan, kademeli değişiklikler yaparak gerçekleştirdiniz. Elbette, bazı değişiklikler -bir ilişkiyi bitirmek, işinizi bırakmak, yeni bir şehre taşınmak gibi- çok büyük ve ani olabilir ve nadiren de olsa bu dev sıçramalar gereklidir. Ancak çoğu gelişme bebek adımlarıyla gelir çünkü bu bebek adımları, sonunda dev adımları atmanıza olanak sağlar.

*Amaçlı gelişme harika hissettirir, ancak katkı daha da iyi hissettirebilir çünkü genellikle sevdiğimiz insanlar için kendimiz için yaptığımızdan daha fazlasını yaparız. Bunun nedeni, insanların başkalarına katkıda bulunma konusunda içsel bir ihtiyacının olmasıdır. Başkalarına hizmet etmenin birçok yolu olsa da çevrenizdeki dünyaya en etkili şekilde nasıl katkıda bulunacağınızı öğrenmek faydalı olacaktır. İskoç bir filozof, etikçi ve etkili özgecilik hareketinin yaratıcısı olan William MacAskill'e göre: "Etkili özgecilik basit bir soruyu yanıtlamakla ilgilidir: Başkalarına en çok yardımı yapabilmek için kaynaklarımızı nasıl kullanabiliriz? (Etkili özgecilik) Doğru olduğunu hissettiğinizi yapmaktan çok üzerinde çalışılacak en iyi nedenleri bulmak için kanıt ve dikkatli analiz (kullanır)." Başka bir deyişle, vermek güzeldir ama yapıcı katkı daha da güzeldir. MacAskill, eğer akıllıca katkıda bulunursanız "Dünya üzerinde muazzam bir pozitif etki yaratabilirsiniz," diyor. "Bu, kavraması zor olan şaşırtıcı bir gerçektir. Bir gün yanan bir bina gördüğünüzü ve içinde küçük bir çocuğun olduğunu hayal edin. Alevlerin içine koşuyor, çocuğu alıyor ve güvenli bir yere taşıyorsunuz. Bir kahraman olurdunuz. Şimdi bunun her iki yılda bir başınıza geldiğini hayal edin - meslek hayatınız boyunca düzinelerce hayat kurtarmış olursunuz. Böyle bir dünya kulağa tuhaf bir dünyaymış gibi geliyor, ancak mevcut kanıtlar bunun birçok insanın yaşadığı dünya olduğunu gösteriyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde ortalama bir geliriniz varsa ve her yıl kazancınızın yüzde 10’unu Sıtmayla Savaş Vakfı’na bağışlarsanız muhtemelen hayatınız boyunca onlarca hayat kurtaracaksınız.

*Yüksek beklentilerden kaçının. Bunun yerine standartlarınızı yükseltin.

*Borç bizi özgürlüğümüzden, güvencemizden, kimliğimizden mahrum bırakıyor. Amerikan Rüyası kredi verenler tarafından rehin tutuluyor. Yeni Amerikan Rüyası borçsuz hâle gelmek.

*Amerika’daki normal, parasız ve aptaldır. Normal olmak istemezsiniz. Tuhaf olmak istersiniz. Ve toplum yolunu kaybettiğinde, olabileceğiniz en iyi şey aykırı olmaktır.

*Doğru, hepimizin yaşamak için paraya ihtiyacı var ama Tyler Durden'ın Dövüş Kulübü'nde dediği gibi cüzdanınızın içeriği siz değilsiniz. Gelirden daha önemli olan, sahip olduğumuz kaynakları nasıl harcadığımızdır. Şahsen altı (hatta yedi) haneli geliri olan parasız insanlar tanıyorum. Ayrıca yılda 30 bin dolar geliri olan ama hiç parasızlık çekmeyen aileler de tanıyorum çünkü bilinçli bir şekilde kendi imkânları dahilinde yaşıyorlar. Gerçek zenginlik, güvenlik ve memnuniyet, stokladığımız biblolardan değil, bize verilen bir hayatı nasıl harcadığımızdan gelir. Yine de borca demirlenmiş olduğumuzda bu hayattan zevk almak zordur, bu da daha iyi yaşamak istiyorsak çapayı yükseltmemiz gerektiği anlamına gelir. Günümüzün maaş zammı, borçsuz olmaktır.

*Yakın tarihli bir YouGov36 araştırması, X kuşağının yüzde 78'i, Baby Boomers'ın" yüzde 74'ü, Y kuşağının yüzde 70'i ve Z kuşağının yüzde 44'ü dahil olmak üzere ABD'li yetişkinlerin yüzde 70'inin borçlu olduğunu gösteriyor.

*Geldiğimiz nokta bu mu? İstediğimiz her şeye ihtiyacımız varmış gibi, hem de şu anda ihtiyacımız varmış gibi hissediyoruz. Ama bütçeye ihtiyacımız yok, tasarruf etmeye ihtiyacımız yok, harcamalarımıza bir öncelik sırası vermeye ihtiyacımız yok - çünkü bunu gelecekteki benliklerimiz halleder. Günün birinde.

*Minimalistler, mülk yerine deneyimlere yatırım yaparlar: seyahat, konserler, tatiller, tiyatro. Hepimiz yeni maddi şeyler edinmeden para harcayabiliriz.

*Bakın, minimalizm herkes için değil, statükodan memnun olmayanlar içindir. Bana öyle geliyor ki Batı dünyasının yüzde 50'si tüketimcilik ve modernliğin aşırılığından rahatsız değil ve onları eşyalarını çöpe atmaya ikna etmek benim işim değil. Ancak nüfusun geri kalan yarısının önünde büyük bir fırsat var. Zengin ya da fakir, genç ya da yaşlı, siyah ya da beyaz, erkek ya da kadın, sürekli daha fazlanın peşinden koştuğu için içini boşaltılmış hisseden herkes daha azıyla daha iyi bir hayat bulabilir.

*Masanın başına otur. Bu üç kelime yaratıcı hayatımı değiştirdi. Sorun tıkanıklık değil, oturup işi yapmaya istekli olmaktır. Her gün varlık göstermeyi öğrenmek zorundaydım. Her gün, bir alışkanlık halini alana kadar o masaya dikkatimi dağıtmadan nasıl oturacağımı öğrenmek zorundaydım. Bazı günler verimli olursunuz, çoğu günler olmazsınız.. Ama bu önemli değildir. Önemli olan tek şey, her sabah o masaya oturup bir şey üretmem. Osmoz yoluyla öğrenmeyiz, öğrenmek için çalışmak gerekir. Aynı şey herhangi bir yaratıcı arayış için de geçerlidir. Yirmili yaşlarımda çok önemli bir şey yaratmak istiyordum ama sadece sonuca varmak istiyordum ve bunu başarmak için gerekeni yapmayı, çaba göstermeyi istemiyordum. O yüzden erteliyordum. Minimalizmin tam tersiydi. Sadeleşmek ve yaratıcılığın özüne inmek yerine günlerimi oyalanarak geçirdim. Ellerim ve zihnim meşguldü ama yaratıcı değillerdi. İşten kaçmak için dikkatimi dağıtacak şeylerle oyalandım.

*Teknolojimiz bize o kadar çok şey yaptırıyor ki var olmak için nadiren zaman ayırıyoruz. Her bir boşluğu daha fazla çalışmayla doldurmaya çalışıyoruz. Her şehir merkezindeki sahne aynı: aşağı eğilmiş kafalar, parlayan ekranlarda kaybolan yüzler, insanları zombilere dönüştüren teknoloji. Değerimizin genellikle çalışma hızı, üretim, verim -kör dövüşü- ile ölçüldüğü yoğun bir dünyada yaşıyoruz. Toplantılar, tablolar, durum güncellemeleri, trafik yoğunluğu, tweetler, konferans görüşmeleri, seyahatler, yazılı mesajlar, raporlar, sesli mesajlar, çoklu görevler ve yoğun bir hayatın tüm tuzakları ile boğulmuş durumdayız. Yoğun, yoğun, yoğun. Çalış, çalış, çalış. İşleri hallet. Biz Amerikalılar her zamankinden daha uzun süre çalışıyor ama aslında daha az kazanıyoruz. Meşgul olmak günümüzün standardı hâline geldi. Ve eğer meşgul değilseniz, özellikle günümüzün işyerlerinde, genellikle tembel, üretmeyen, verimsiz olarak değerlendiriliyorsunuz.

*Beni eğlendirmek ve oyalamak için parlayan ekranlar olmayınca sağır edici bir sessizlikle karşı karşıya kaldım. Etrafinızdaki her şeyin sesini kıstığınızda, düşüncelerinizin ne kadar gürültülü olduğunu anlıyorsunuz.

*Bir zamanlar geçici olarak rahatlayabileceğimiz değerli anlarımız vardı: havaalanları, otelden çıkış yapma kuyrukları, bekleme odaları ve diğer geçici sığınaklar. Artık durum böyle değil. Şimdi bu kısacık anlarda herkes telefonlarının başında: Daha üretken veya etkileşimli olmaya çalışıyorlar ancak belki durup düşünmek, e-postaları veya sosyal medyayı bir kez daha kontrol etmekten daha işe yarar olabilir - özellikle de anlamlı bir şey yaratmak istiyorsak.

*Yirmili yaşlarımda kurgu yazmaya başladığımda sadece yazar olmak, kitap yazmak istiyordum, başka bir şey değil. Sonra bir yazar oldum ve başka yaratıcı uğraşlardan da hoşlandığımı keşfettim: blog yazmak, podcast yapmak, topluluk önünde konuşmak, film çekmek gibi. Görüyorsunuz, yazma konusunda tutkulu olmam, yalnızca yazma konusunda tutkulu olduğum anlamına gelmiyor. Aslında, becerilerin çoğu aktarılabilir. Çoğu zaman yazmak, bir fikir veya duyguyu iletmek veya ifade etmek için en iyi araçtır; başkalarını donatmanın, teşvik etmenin ve beslemenin en iyi yoludur. Yine de çoğu zaman vereceğiniz mesaj için en uygun kanalı bulmak en iyisidir. Hâlâ çoğu gün yazıyorum ama her gün yaratıyorum çünkü yaratmak beni canlı hissettiriyor. Becerebildiğimde, bunu sinir uçlarımda hissedebiliyorum.

*Aslına bakarsınız kendinizi bir hobiden para kazanmaya zorlamak, bu yaratıcı arayışa olan sevginizi öldürmenin harika bir yoludur.

*Soru sormak kadar yaratıcılığı uyaran başka bir şey yoktur. Bu nedenle, yaratıcılığınızı beslemek istiyorsanız sık sık sorular sorun. Neyi ifade etmeye çalışıyorum? Ne aktarmaya çalışıyorum? Hangi sorunları çözmek istiyorum? Hangi soruları cevaplamayı umuyorum? Bu diğer insanlara nasıl değer katacak? Bu, başkalarını nasıl donatacak, teşvik edecek ve besleyecek?

*Hepimiz bir şeyler yaratmak isteriz -bu, insanın ihtiyacıdır- ama bir vakumda iken yaratamayız. Bunun yerine paylaşmaya değer bir hayat yaşamalıyız. Sorunsuz ya da mükemmel bir yaşam değil, elinizden gelenin en iyisini yaptığınız, ders aldığımız, başkalarının da bizim tecrübelerimizden öğrendiği bir yaşam. Kısacası: Yazmak harikadır ama hikayeleri yaşamak yerine yazmayı tercih etmeyin.

*Bir şeyi kusursuz yapmak için kaç saat harcarsanız harcayın, birileri her zaman onda bir kusur bulabilecektir. (Beethoven’ın senfonilerini hâlâ biraz, nasıl diyeyim, yüksek sesli bulan birileri var.) Bir noktada, gerçekten sadece çalışmanızı bitirmeniz ve onu olduğu gibi yayınlamanız gerekir – memnun ve kararlı bir şekilde başka şeyler yapmaya devam edebilmeniz adına. Bütün mesele budur.

*Kitap yazan, albüm çıkaran veya resim yapan kaç kişiyi şahsen tanıyorsunuz? Beş? Bundan daha mı az? Çoğu insan gibiyseniz yakın çevrenizde yaptığınız şeyi gerçekten yapan ve tamamladığını gören tek kişi olma ihtimaliniz yüksektir. Bu gurur duyabileceğiniz bir şey. Yeni yaratımınız, hayatınızın geri kalanında bir değer olma özelliğine sahiptir. Hiçbir şey bunu sizden alamaz – ne işinizi kaybetmeniz ne ailevi bir acil durum ne de ekonomik olarak zor zamanlar. Yarattığınız şey sonsuza kadar sizindir, önümüzdeki on yıl boyunca bir çekmecede duracak olsa bile ömür boyu var olacak bir değerdir. Ki çekmecede durmayacaktır. Çünkü yaratıcılık paylaşılmayı hak eder.

*Hiç durup neden viral olmak için çabaladığımızı düşündünüz mü? Viral videoyu, aşırı paylaşılan blog gönderisini, retweet edilen tweet’i yaratmaya çalışmamızın bir nedeni var mı? Yoksa hepimiz sadece Pavlov’un, birazcık dikkat çekmek için ağzının suyu akan köpekleri miyiz?

*Mükemmelliğin yaratımınızın düşmanı olmasına izin vermeyin. Hiçbir yaratım mükemmel değildir, profesyoneller tarafından yaratılanlar bile. Eleştiriye odaklanmayın. Bunun yerine yaratmaya odaklanın.

*Bizim dışımızdaki insanların vazgeçilmez rolünü çocukken anlarız: Annelerimiz bizi besler; babalarımız bize bakar; kardeşlerimiz bize öğretir; arkadaşlarımız bizimle etkileşime girer; ailelerimiz bizi sever. Ama geçen her yılla birlikte yeni arzular ve arayışlar, hayatımızdaki insanlarla aramıza barikatlar koyar. Kabul edelim, sosyal mesafeyi biz 2020’deki pandemiden çok önce başlattık. Ergenlik döneminde bizi arkadaşlarımızdan ve akrabalarımızdan uzaklaştıran arabalara, giysilere ve kaçak mallara ilgi duymaya başlarız. Yirmili yaşlarımızda, daha da çok mesafe yaratan kariyerlere gönüllü olur, refah içindeki bir yaşama ulaşmanın zorluğunun üstesinden gelmek için çok çalışırız. Ve yaşlandıkça daha çok teçhizat ve sanat eseri biriktirerek kendimizi daha büyük metrekarelerde yalnızlaştırırız. Evlerimizi eşyalarla doldururuz ama bu yığınların ortasında daha çok boşlukta hissederiz. İsviçre peynirine dönmüş olan kalplerimizde açtığımız delikleri doldurmak için kendimizi, içimizdeki en kötüyü ortaya çıkaran insanlarla çevreler, kendi değerlerimizi paylaşmayabilecek, heyecan verici yeni ilişkiler için can atarız. Farkına varmadan hepimiz büyürüz ama fazla olgunlaşmayız. Otuz, kırk veya ellili ya da daha büyük yaşlarda şaşkınlık içinde etrafa bakar ve neden kendimizi yaşamımızı karartan eşyalar ve insanlarla kuşattığımızı merak ederiz. Bu bataklıktan kurtulmak istiyorsak zararlı olanlar da dahil olmak üzere kurduğumuz ilişkileri dürüstçe değerlendirmeliyiz.

*Gerçekle, benliğimizle, değerlerimizle, paramızla ve yaratıcılığımızla ilişkilerimizi geliştirdikçe kendimizin en iyi versiyonunu oluşturmaya başlarız, bu da başkalarıyla olan ilişkimizi geliştirmek için zemin hazırlar.