Çatışma

Yazar: 
İlk Baskı Yılı: 
Kitap Hakkındaki Düşüncelerim / Yorum: 

*Amerikalı antropolog Edward Ț. Hall, iki tür iletişim kültürü arasında bir ayrım yaptı: Yüksek bağlam ve düşük bağlam. Tüm iyi teoriler gibi bu da, gerçekliği aydınlatıcı bir etkiyle basitleştiriyor. Düşük bağlamlı bir kültürde, iletişim açık ve doğrudandır. İnsanların söyledikleri, düşüncelerinin ve duygularının bir ifadesi olarak alınır. Mesajı anlamak için bağlamı -kimin, hangi durumda konuştuğunu- anlamanız gerekmez. Yüksek bağlam kültürü, çok az şeyin açıkça söylendiği ve mesajın çoğunun ima edildiği bir kültürdür. Her mesajın anlamı, bağlamda olduğu gibi kelimelerin kendisinde bulunmaz. İletişim imalı, üstü kapalı, belirsizdir. Genel olarak ifade etmek gerekirse, Avrupa ve Kuzey Amerika'daki ülkeler düşük bağlamlı, Asya ülkeleri ise yüksek bağlamlı kültürlerdir.

*İnsanlar tamamen rasyonel varlıklar olsaydı, üzerinde düşünülmüş bir yanıt sunmadan önce karşıt görüşü kibarca dinlerdik. Gerçekte, anlaşmazlık beynimizi eldeki konuya odaklanmayı zorlaştıran kimyasal sinyallerle doldurur. Sinyaller bize bunun bana yapılmış bir saldırı olduğunu söyler. "Seninle aynı fikirde değilim" ifadesi, "Senden hoşlanmıyorum" şeklini alır. Başkasının bakış açısına zihnimizi açmak yerine kendimizi savunmaya odaklanırız. Hemfikir olmamaya karşı oluşan bu hoşnutsuzluk, evrimsel sürecin bir sonucudur. Nörobilimciler Jonas Kaplan, Sarah Gimbel ve Sam Harris, insanlara güçlü bir şekilde sahip çıktıkları siyasi düşüncelerine karşıt görüşler sunulduğunda neler olduğunu gözlemlemek için beyin görüntüleme tekniklerini kullandılar. Beynin fiziksel tehdide tepki olarak aktive olan alanlarıyla aynı alanların tetiklendiğini buldular. Nispeten hafif anlaşmazlıklarda bile muhatabımız bize zarar vermek isteyen tehlikeli bir düşman haline gelir. Bu yüzden bedenlerimiz de tepki verir: Göğsümüz sıkışır, nabzımız hızlanır.

*Gerçek şu ki, hemfikir olmak, hemfikir olmamaktan ve özellikle de yabancılaşmak istemediğimiz biriyle aynı fikirde olmak farklı görüşte olmaktan daha iyi hissettiriyor. Ancak tartışmadan kaçınma -kaçma- yabancılaşmaya da yol açabilir.

*1957'de, meşhur psikoterapist Carl Rogers empatiyi, "diğer insanın içinde hissedilen değişen anlamları" anbean takip etme yeteneği olarak tanımladı. Ama Ickes'e kadar hiç kimse bunu ölçmenin bir yolunu bulamamıştı. Ickes, bir kişinin "empatik doğruluğunu" yani konuştuğu kişinin kafasının içinde neler olup bittiğini anlamadaki başarısını değerlendirmenin bir yolunu bulan ilk kişiydi. Metodolojisi, arkadaşlar ve evli çiftler de dâhil olmak üzere birçok çift çalışmasına uyarlandı.

*“İnsanların çatışmada bize tepki verme biçimleri, bize onların ne kadar iş birlikçi oldukları, güvenilip güvenilmeyecekleri, neleri umursadıkları hakkında çok şey söyler." Bir ilişkide çatışma talihsiz bir kaza değildir. Özellikle en iyi tanıdıklarımız dâhil olmak üzere başkaları hakkında bilgi edinmenin bir yoludur.

*Gittell kârlılığın önünde önemli bir engel belirledi; hizip savaşı, yani birimler arasında savaş. Endüstrinin, yolcularla dolu bir uçağı yerden alıp tekrar geri getirmek için gereken birçok farklı işlev arasında statüye dayalı bir rekabet geleneğine sahip olduğunu keşfetti.

*Gittell'in bulduklarını kısaca özetlemek gerekirse, bir havayolu şirketindeki farklı görevler "tipik biçimde ortak hedef veya saygıdan yoksundur".

*“Çatışmadan kaçınan" iş yerlerinde, personel çatışmayı yalnızca kaçınılması gereken tehlikeli, yıkıcı bir etki olarak düşünür. Sonucunda ise fikir farklılıkları pasif saldırganlığa kanalize edilir.

*İnsanlar golf vuruşu veya halka açık bir konuşma yapmak gibi potansiyel olarak zorlu bir görevi değerlendirirken, bununla başa çıkacak kaynaklara sahip olup olmadıklarına dair içsel bir hesaplama yaparlar. Yapabileceklerini hissederlerse, yüksek bir zihinsel ve fizyolojik hazır olma durumuna -meydan okuma durumuna- girerler. Görevin gerekleri karşısında eksik olabileceklerini hissederlerse, zihin ve bedenlerini tehdit durumunu savuşturmaya odaklarlar.

*“Şeytanın Avukatı" uygulamasının kökenleri Roma Katolik Kilisesi'ne dayanıyor. Kişinin kutsanması veya aziz ilan edilmesi önerildiğinde, adayın layık olmadığını savunmak üzere bir kişi şeytanın avukatı olarak kullanılır.

*Psikologlar, insanların inandıklarını doğrulayan kanıtları fark etme ve dikkate alma ile aksini düşündüren her şeyi göz ardı etme olasılıklarının daha yüksek olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirlediler. İnsanlar, yanılma olasılığına karşı içgüdüsel bir isteksizlik duyarlar; haklı olmadıklarında bile kendilerini haklı olduklarına ikna etmek için akıl güçlerini kullanırlar.

*Akıl yürütme kapasitemiz, bireylerin gerçeği anlamlarına yardım etmede bu kadar kötüyse, bunun nedeni gerçeği aramanın onun işlevi olmadığını söylerler.

*Herhangi bir problemin üstesinden salt kendi yöntemleriyle gelebilen rasyonel birey miti güçlü ancak yanıltıcıdır. İlk olarak, insanlar geniş bir kolektif bilgi birikimi toplarken, her birimiz şaşırtıcı derecede az şey biliyoruz, üstelik bu kesinlikle hayal ettiğimizden de az. 2002'de psikologlar Frank Keil ve Leonid Rozenblit, insanlardan fermuarların nasıl çalıştığına dair kendi anlayışlarını değerlendirmelerini istedi. Ankete katılanlar kendinden emin bir şekilde cevap verdiler çünkü sonuçta her zaman fermuar kullanıyorlardı. Ancak bir fermuarın nasıl çalıştığını açıklamaları istendiğinde, berbat bir şekilde başarısız oldular. İnsanlardan iklim değişikliğini ve ekonomiyi tanımlamaları istendiğinde de benzer sonuçlar bulundu. Çevremizdeki dünya hakkında bildiğimizi düşündüğümüzden çok daha az şey biliyoruz. Bilişsel bilimciler buna "açıklayıcı derinlik yanılsaması" ya da sadece "bilgi yanılsaması" diyorlar.

*İnsanların birbirlerine aynı şekilde karşılık verme konusunda kökleri derinlere inen bir eğilime sahip olmalarıdır. Farkına bile varmadan, konuştuğumuz kişi veya kişilerden, söylediklerimiz ve davranışlarımız hakkında ipuçları alırız. Biri bizden hoşlandığını belirtirse, ondan hoşlandığımızı göstermek isteriz. Biri bize bildiği veya hissettiği bir şeyi ifşa ettiğinde biz de ona karşı aynısını yapma dürtüsüne sahibiz. Ve eğer biri bize düşmanca davranırsa, biz de ona aynı şekilde karşılık vermek üzere güçlü bir dürtüye sahibiz. Bu davranışsal ve duygusal eğilimin yansıtılması kaçınılmaz olmamakla birlikte, çoğu zaman bundan kaçınamayız. Alan Sillars buna "karşılıklılık normu" diyor.

*Moran'ın varsayımı, en dişli mahkûmun bile anlatmak istediği bir hikâyesi olduğuna dayanıyordu. Sorgulayıcının işi, sorgulananın konuşmaya hevesli ve bunu yapmasında bir mahzur olmadığını hissettiği koşulları yaratmaktı. Bunu yapmanın en kesin yolu, onu bir insan olarak önemsediğinizi göstermektir:

*Miller ve Rollnick'in geleneksel bağımlılık terapisi eleştirisinde örtük olarak, danışmanların kendi motivasyonlarını sorgulamaları gerektiği yönünde rahatsız edici bir önerme söz konusu. Diğer kişiyi "iyileştirme" -onları düzeltme veya doğru yola sokma- sohbete ve ilişkiye hükmetme arzusunu temsil ediyordu. Miller ve Rollnick bu içgüdü için bir isim de buldular "düzeltme refleksi". Konu üzerine okuma yaptığımda bunu hemen her yerde görmeye başladım. Sonuçsuz kalan pek çok fikir ayrılığının arkasında düzeltme refleksi yatar.

*Genellikle samimi bir niyetle düzeltme davranışında bulunuruz. Ancak, size ne yapmanızın söylendiği veya birinin size bir konuda neden yanıldığınızı uzun uzadıya açıkladığı bir anı hatırlamaya çalışın. Nasıl hissetmiştiniz? Muhtemelen, diğer kişi size emir vermeye veya sizi ezmeye çalışıyormuş gibi, rahatsız olmuş ve hatta aşağılanmış hissetmiştiniz. Bu tür bir duygu için kullandığımız dili bir düşünün: Haddimi bildirdi; kendimi küçük görülmüş hissettim. Bu yüzden karşımızdaki kişinin haklı olduğunu bilsek bile çoğu zaman reaksiyon gösteririz. Aslında, karşımızdaki ne kadar haklıysa, o kadar sert karşı çıkarız ve aynı sertlikle tekrar karşılık bulmamız oldukça olasıdır. Sonuç, ya tam olarak kavgaya evrilen ya da üstü kapanan bir konuşma olur.

*Anlaşmazlığa savuşturulması gereken bir tehdit olarak değil, her iki tarafın da kazançlı çıkacağı bir iş birliği olarak yaklaşmalısınız. Ne de olsa, genellikle aynı fikirde olmadığımız bir kişiden öğrenecek bir şeyler olabildiği gibi söylediklerinde haklılık payı da elbette vardır.

*Reddetme, "kişinin kim olmadığı veya kime karşı çıktığı değil, kim olduğu ve kiminle özdeşleştiğiyle ilgilidir".

*Şu görüşe inanıyorum. Bana verilen en iyi tavsiyelerden biri, "Her zaman birine geri çekilmesi için fırsat tanıyın" şeklindedir, yani birine fikrini değiştirmesi için yeterince ip verin, şefkat gösterin, bir konuşmada iyi görünmesi için yeterince fırsat verin. Bunu yapabilmek gerçekten önemli bir şey çünkü eğer sadece "Hey, şu söylediğine bak! Irkçısın sen!" diyorsan o kişiyi, "Hayır, değilim!" demeye zorluyorsun, vs. O noktada artık geri dönüş yok. Oradaki tek geri çekilme, karşıt görüşle iyi geçinmektir.

*Kültür, insanların davranış ve söylemlerini şekillendirdiğinden, nereden geldiğini bilmeden bir kişiyle çetin bir müzakereye girişmek kendi kendini kültürel ve kişisel olarak yenilgiye uğratmaktır. Waco'da görevlendirilen FBI ajanları, Çinliler veya Almanlarla değil, Amerikalılarla müzakere konusunda deneyimliydi ancak hemşehrilerinin kültürel bakış açısını anlamak için de zaman ayırmaları gerektiği fikri pek akıllarına gelmedi. Ne var ki, kültür sadece bir ülke meselesi değildir.

*Müzakerelerin ve her türlü anlaşmazlığın kötüye gitmesinin en yaygın nedenlerinden biri, tarafların olaylara diğerinin bakış açısından bakmak için çaba göstermemesidir. Bu, yalnızca başka bir görüşü dikkate alma çabasını değil, size ne kadar tuhaf görünse bile sizinki kadar zengin ve gerçek olan başka bir dünya görüşünü de dikkate almayı gerektirebilir.

*Müzakere kılavuzları kültürel farklılıklardan bahsederken genellikle karşı tarafın kültürü hakkında bir şeyler öğrenmeyi önerir. Bu iyi bir başlangıçtır ancak sizin de bir kültürünüz olduğunun farkına varmalısınız. Dünya görüşünüzün sadece olayları görmenin doğal yolu değil de hâkim görüş olduğuna inanıyorsanız, bu zordur. Kendi kültürünüzü anlamak sadece profesyonel müzakereciler için değil, bizimkinden farklı dünya görüşlerine sahip insanlarla etkileşime giren herkes için bir meydan okumadır. Hepimizin, geldiğimiz yerde tamamen normal görünen, kendi tanrıları vardır.

*Aidiyet duygusu insanlar için haklı olmaktan daha önemlidir.

*Kahan kendi merakından dolayı, ankete siyasi olarak kutuplaştırıcı konularla ilgili bazı sorular da eklemişti. Cevaplar geldiğindeyse, kişinin bilimsel merak düzeyi ne kadar yüksekse o kadar az partizanlık sergilediğini fark etmişti.

*Kahan, bilime meraklı olanlar için, sürpriz arzusu ve merak güdüsünün, zaten bildiklerini doğrulama arzusunun önüne geçtiği sonucuna varmıştı. Merak, önyargıyı yeniyordu.

*Öğrenme arzunuzu güçlendirmek zor bir münakaşadan en iyi şekilde yararlanmanın tek yoludur. Onları oraya getiren ne gibi deneyimler yaşadılar, ne okudular veya ne duydular? Bunu bilmek sizi onların görüşleriyle uzlaştırmaz ancak size konuşacak bir alan açar.

*Lafı bölünmeden veya kendisini savunma ihtiyacı duymadan konuşmasına ne kadar uzun süre izin verirseniz, karşınızdakinin bakış açısı hakkında o kadar fazla veri toplarsınız.

*“Her şeyin anahtarı..." dedi, ..bağlantıdır. Bağlantı kuramazsan, inşa edemezsin. Bir meslektaşımla bağlantı kurmamı engelleyen nedir? Onları yargılamak. 'Aptallar, anlamıyorlar. Gerçeklere vâkıf değiller; onlara gerçekleri sunduğumda fikirlerini değiştirecekler, değiştirmezlerse de gerizekâlıdırlar." İhtilaf halinde, diye devam etti, biri kolay, diğeri zor iki seçenekle karşı karşıya kalırız. "Yargılamayı severiz. Egomuz için iyidir ve enerji gerektirmeden haklı çıkmamıza yardımcı olur. Merak ise bir şeyleri çözmeye çalıştığınızdan enerjinizi tüketir. Ama üstesinden gelmenin tek yolu budur." Laurence Alison etkili olabilmek adına, şüpheli ne kadar korkunç bir suç işlemiş olursa olsun sorgucunun ahlaki yargılarını askıya almasını gerektiğini belirtmiştir. "Bu kişinin karşınıza çıkmasının bir nedeni var ve bu sadece onun kötü olması değil. Orada bulunma nedeniyle ilgilenmiyorsanız, iyi bir sorgucu olamazsınız." Janin bu duyguyu, müşterilerine verdiği en önemli tavsiye olduğunu söylediği, şu sözle yineliyor: “YARGILAMA. MERAK ET!”

*Kısacası, inandırıcı görünmeye çalışmak yerine, ilgi çekici ve ilgili olmaya çalışın. Meraklı olmamak, meraklı olmaktan her zaman daha kolaydır, Neil Janin'in de belirttiği üzere, merak zordur çünkü kıt kaynakların kullanılmasını gerektirir; enerji, zaman ve dikkat. Örneğin göçmenlik konusunda benimkinden farklı bir fikriniz varsa, bunun. nedeni benden farklı bir deneyime sahip olmanız olabilir. Ancak bu farklılık üzerine düşünmek, çoğu zaman beyin gücünü kullanmayı gerektirir. Karşı tarafı bağnaz olarak reddetmek, söyledikleriyle ilgilenmekten daha hızlı ve daha etkilidir. Fikir bombardımanına tutulduğumuz bir dünyada, bu gerekli bir tepki gibi görülebilir ancak buna karşı koymamız gerekir. Farklı görüşlere olan merakımızı baltalayarak sadece kendimizi daha az zeki, daha az insancıl ve daha az ilginç hale getiririz.

*O zamanlar, medya yorumcuları arasında Clinton'ın, seçmenlerle ilişkisini onarmak istiyorsa öfke yerine pişmanlık ve suçluluk göstermesi gerektiğine dair bir fikir birliği vardı. Tiedens ise tam tersini ortaya koymuştu: Öfkeli olduğu videoyu izleyenler, pişmanlık dolu klibi izleyenlere göre Clinton hakkında daha olumlu düşünüyordu. Tidens'e göre bunun nedeni "öfkenin yeterliliği göstermesi"ydi. Sosyal psikologlar, öfkesini dışa vuran insanların daha az arkadaş canlısı, sıcak ve iyi görünmekle birlikte; daha baskın ve yetkin olarak algılandıklarını gözlemlemişlerdi. Öfkeli insanların, üzgün veya pişmanlık duyan insanlardan daha yüksek statüde algılanma olasılıkları daha yüksekti. Clinton'ın özür dileyen tarzının, muhataplarının onu nasıl gördüğü üzerinde olumlu bir etkisi olmamıştı; bunun için sadece onu daha çok sevdiler. Ama kızgın Clinton'ı görenler ona daha çok saygı duyuyordu.

*Bir hatayı kabul etmek duygusal olarak maliyetli olmalıdır. Üzgünüm dediğinizde, "Hadi devam edelim," dışında bir anlama gelmelidir. Aksi halde özellikle kırgın veya kötü muamele gören kişi için devam etmek zordur. Bir şeyden feragat ettiğinizde, karşıdaki kişinin, bunu yapmanın sizin için ne kadar zor olduğunu fark etmesine izin vermek sorun değildir. Aslında böylesi daha iyidir. Özür dilemenin en kötü yollarından biri "Özür dilerim eğer..." diye devam etmektir. Bu, hatayı kabul etmediğiniz için özrünüzü anında ucuz ve samimiyetsiz kılar. Bir hata yaptığından emin değilsen de yaptığına kesinlikle ikna olana kadar hiç özür dilememek en iyisidir. Özür dilemenin size kötü hissettirmesi ise iyidir.

*Benzer şekilde, insanlar arasındaki bir sohbeti daha insani ve daha az robotik hale getirmek için, önceden hazırlanmış bir senaryo ile cevaplanamayacak sorular sormamız gerekir. Çatışmalı konuşmalarda empati, merak ve sürprizin rolü bu yüzden önemlidir.

*Hem düzen hem de özgürlük arıyoruz. Sorunlar ise bunlardan birine doğru savrulduğumuzda çıkıyor. Fazla düzenli toplumlar boğucu ve baskıcıyken, düzenli olmayanlar ise endişe verici ve yabancılaştırıcıdır. Ruh sağlığı sorunları da düzen (obsesif kompulsif bozukluk) ve kaos (şizofreni) arasındaki aşırı salınım halinde ortaya çıkma eğilimindedir.

*Ton bazen insan iletişiminin tali bir özelliğiymiş gibi tartışılır ("Neden ton için endişeleniyorsunuz? Öze odaklanın" gibi). Ancak ton içerikten daha önemlidir ve kelimelerden daha derine iner. Konuştuğumuz kişiyle kurmayı umduğumuz ilişkiyi açığa çıkardığımız ortamdır. Tonunuz, karşınızdakini nasıl konumlandırdığınızı belirler. Daha zeki ya da daha az zeki; baskın veya saygılı; ciddi veya eğlenceli... Ve başından bu yana konuştuğumuz üzere insanlar karşılıklı olarak kabul edilebilir bir ilişki kurana kadar tartışma kötü gidecektir.

*Görüşleri bir argüman tarafından sarsılan insanlar bunu kabul etmeme eğilimindeydi. Başladıklarından farklı bir konum benimsemelerine rağmen, belki de başkalarına olduğu kadar kendilerine de baştan beri aynı görüşe sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Turnbull, insanların yanıldıklarını kabul etmelerini istiyordu. Kendilerini aşağılanmış hissetmelerini istediğinden değil, sadece yanlışlığı ortadan kaldırmak istiyordu. "Kimse yanılmaktan hoşlanmaz. Bu çok hoş bir duygu değil. Ancak buna olumlu yaklaşırsanız, öğrenme, vizyon kazanma ve cehaletinizin bir kısmından kurtulma şansınız olur. Bunu bir saldırı gibi görmek zorunda değilsiniz."

*Bu çok önemli bir dersti: Duygusuz sempati, hiç sempati duymamaktan daha kötüdür. "Bana ne olduğunu gerçekten umursuyormuş gibi görünmediğinde sadece bir sürecin parçası olduğumu ve beni geçiştiriyorsun gibi hissediyorum."

*Sık sık yaptığı gibi yine felsefeye döndü. "İnsan bir ağaç ya da taş gibi değildir. Anlam vermeye çalışırız. Gökyüzünde hareket eden bir jet, bir duman izi bırakır, suda hareket eden bir tekne de iz bırakır; hareket etmelerinin başka yolu yoktur. Aynı şey dünyada hareket halinde olan bir insan için de geçerlidir. Bir odaya girdiğinizde, bir yıldızın ışık yayması gibi anlam saçarsınız." Durakladı. "Yani bu doğruysa, o zaman başkalarıyla iyi etkileşim, iyi bir amaca sahip olmak demektir. Asla birini nesneleştirmeyin. Onların ve sizin de bir ruhunuz olduğunu anlamalısınız."

*Yine de inandığım şudur ki, karşıt görüşteki bazı insanlarla ilişki kurmak imkânsızdır. Aşırı kapalı görüşlü, saldırgan ve cimri, her zaman kötü niyetli, her zaman tribünlere oynayan ve asla dinlemeyen insanlar vardır. Bu bir duyarlılık veya tutum olabilir. Bu bir ideoloji olmak zorunda değildir. Sadece siyasette değil, her yerde bulunabilir. İlişkilerde, ailelerde ve iş yerlerinde, temelde kendi oyunlarından başka kimsenin oyununu oynamak istemeyen insanlarla her zaman karşılaşacaksınız. Sadece sizi beyhude çatışmalara çekmek için yapıcı bir şekilde aynı fikirde değilmiş gibi davranan insanlardır bunlar.

*Dilbilimci Robin Lakoff kibar davranışı üç ilkeyle açıklamıştır: Empoze etmeyin; seçenek sunun; muhatabınızı iyi hissettirin.

*Toplantılar ve evlilikler, katılımcılar anlaşmazlıklarını sonsuz bir oyunun parçası olarak gördüklerinde daha iyi gider. Evlilikte tartışmanın amacı, ilişkiyi daha güçlü hale getirecek şekilde sıfırlamak olmalıdır; bir iş yeri anlaşmazlığının amacı, kurum için daha iyi bir gelecek olmalıdır. Bazen kazanmayı o kadar çok isteriz ki, bunu göz ardı ederiz.

*Anlaşmazlığı, galiplerin zaferle ayrıldığı ve kaybedenlerin küçük düşürüldüğü sonlu bir oyundan ziyade sonsuz bir oyundaki bir hamle olarak ele alırsanız çok daha eğlenceli hale gelir.

*Düşüncenizin benim düşüncemi geliştirmesini, modüle etmesini ve zenginleştirmesini beklerim. Yaratıcı bir şekilde farklı fikirlerde olmayı isterim, farklı fikirlerimizden yeni ve daha iyi bir şey ortaya çıkarmak ikimizin de tek başına tahayyül edebileceğinden daha iyidir. Böylece ikimiz de kazanırız.

*“Bir tartışmayı kaybetmek, asla uygulamadığımız çok önemli bir demokratik sanattır. İkna edici başarısızlıklarımızla nasıl yaşayacağımızı öğrenmemiz çok önemlidir. Bunun büyük bir sırrı yok, sadece pratik yapın. Düşük riskli durumlarda birbirimizle tartışarak ne kadar çok zaman harcarsak, durumun ciddi bir şekilde ele alınması gerektiğinde o kadar iyi oluruz."

*“Herkesle medeni bir şekilde konuşmaya çalışmak işe yaramaz. Çünkü o zaman öfkenizi anlamazlar. Bu yüzden tutkulu olmalısınız, ancak aynı zamanda diğer kişinin ne söylediğini de duymaya çalışmalısınız, onlarla aynı fikirde olmayacak olsanız bile."