
Altını Çizdiklerim;
*“Ağır” anlamına gelen guru sözcüğü Sanskritçe kökenlidir. Kişilerden söz ederken kullanıldığında “saygıya değer kişi” olarak tanımlanabilir.
*18 Kasım 1978’de, Guyana’da, Jonestown tarikatının üyesi iki yüz altmışı çocuk, dokuz yüzün üzerinde kişi siyanür içirilerek veya kendilerine siyanür zerk edilerek öldürülmüştür. “İnsanlık Tapınağı” (People’s Temple) üyelerine ölüm emrini veren, kendisi de başından aldığı silah yarasıyla ölen, tarikatın kurucusu Jim Jones’tur. 19 Nisan 1993’te, yirmi ikisi çocuk, seksen altı kişi Teksas, Waco’daki Kıyamet (Apocalypse) Çiftliği’nde çıkan yangında can vermişlerdi. Bu toplu intihar olayı da, yine başından vurularak öldürülen tarikat lideri David Koresh tarafından teşvik edilmiştir.
*Jim Jones, 13 Mayıs 1913’de Indiana, Lynn’de dünyaya gelmiştir. Babası kısmi felç olduğu ve annesi de çalışmak zorunda kaldığı için oldukça yalnız bir çocukluk geçirmiştir.
*1956’da yılında Indianapolis’te İnsanlık Tapınağı’nı kurdu. Üstünde özellikle durduğu konu, ırksal eşitlikti. Jones ve eşi Indianapolis’te zenci bir bebeği evlatlık edinen ilk beyaz çiftti.
*İnsanlık Tapınağı’nın başlangıcında Jones, şüphesiz iyi şeyler de yaptı. Fakirler için aş evleri kurduğu gibi, onlara kömür ve kıyafet de sağladı. 1965 yılında, tapınağı Kaliforniya, Redwood Vadisi’ne taşıdığında, zihinsel özürlü çocuklar için çiftlik, yaşlılar için huzur evi, kimsesiz çocuklar için de evler ve gündüz bakım merkezleri kurdu.
*Tapınağın üyelerinin mal varlığı, çocuk, eş ve hatta kendi bedenleri gibi, onlara bireyselliklerini hissettiren her şeyden vazgeçmeleri gerekiyordu. Her şey ortada olmalıydı. Çoğu guru gibi, Jones da para toplamakta oldukça başarılıydı. 1975’te tapınağın varlığı yaklaşık 10 milyon dolardı.
*Jim Jones’un kendisine olan güveninin kaynağı, çoğumuzda olduğu gibi arkadaşlar ve aile tarafından sevilip takdir edilmek değil, akıcı hitabet yeteneği ile başkalarını etkileme gücüne bağlıydı.
*Gerçek adı Vernon Howell olan Koresh, 17 Ağustos 1957’de, on dört yaşında bir kadın tarafıdan dünyaya getirilir.
*Koresh’in sonradan Kıyamet Çiftiği olarak adlandırdığı Mount Carmel, aslında sefil bir yerdi. Hemen hemen hiçbir ısıtma ve akar su sistemi ya da tesisat yoktu.
*Teknolojiyi, kapitalizmi ve özgür aşkı teşvik eden her guru destek kazanma şansına sahiptir.
*Rajneesh, 11 Aralık 1931’de, Madhya Pradesh eyaletinin küçük bir kasabası olan Kuchwada’da, çocukluğunun büyük kısmını geçirdiği, annesinin ailesinin oturduğu evde dünyaya gelmiştir.
*Altmışlı yılların sonlarında, Rajneesh Bombay’da birkaç müridiyle aynı evde yaşamaya başlamıştır. Burası 1974’e kadar tüm operasyonların merkezi olmuştur. Bu sürede,onun sannyasin olarak adlandırdığı müritleri gittikçe artmıştır.
*Rajneesh, dini, maddi ihtiyaçlarını gerçekleştirmiş ve bu nedenle de yaşamın anlamını sorgulamaya gücü yeten kişilerin lüksü olarak ele almaktadır. “Fakir bir toplumda, din anlamlı olamaz, çünkü onlar henüz başarısızlığı tatmamışlardır.” Yani, ev sahibi olmanın, zengin olmanın ya da gönüllerinde hangi maddi çıkar yatıyorsa onun mutluluk getirmeyeceğini henüz anlamamışlardır.
*Rajneesh, cinselliğe tinsel bir önem veren Tantrik öğretileri kullanarak, cinselliğin aydınlanmanın bir yolu olduğunu ileri sürmüştür.
*Rajneesh’in konuşma yaptığı odalardan birinin giriş kapısına şöyle bir uyarı asılmıştır: “Ayakkabılarınızı ve zihninizi dışarıda bırakınız.” Eğer kişi Tanrı’ya açık olmak istiyorsa, geleneksel düşünme biçimlerini terk etmelidir.
*1971’de Rajneesh, Bhagwan ünvanını almıştır. Ünvanın anlamı Kutsanmış Kişi olduğu ve Tanrının yeniden doğumu anlamını taşıdığı için, bu bazı Hintli müritlerini kendinden uzaklaştırmıştır.
*Tarikata katılan müritler arttıkça daha geniş alana ihtiyaç duyulmaya başlanmıştı. Bazı Hintli işadamları, daha sonraları Rajneesh Vakfı olan bir fon oluşturup, 17 Koregaon Park, Poona’da, Shree Rajneesh Tekkesi’nin gelişip büyüdüğü, 24.000 m2’lik bir yer satın aldılar. 1974’ten itibaren orada aynı anda yaklaşık altı bin mürit kalabilmekteydi.
*Rudolf Steiner, halen Avrupa ve Amerika’da önemini yitirmemiş bir tinsel akımın kurucusudur. Steiner tarafıdan 1913 yılında kurulan Antroposofi Topluluğu, kurucusunun fikirlerini yaymaya devam etmektedir.
*“Antroposofi insanın tinsel doğasını başlangıç noktası olarak alan dünyanın tinsel doğasını araştırmaya yönelik, bilişsel bir yöntem”dir.
*Kişisel gelişimle ilgili tavrı, birçok açıdan, tek yönlülüğün nevroz yarattığını vurgulayan ve insanların kişiliklerinin ihmal edilmiş yönlerini geliştirerek “bütün” olma ihtiyaçları olduğuna dikkat çeken Jung’a benzemektedir.
*Steiner, Macaristan-Hırvatistan sınırındaki bir köyde, Avusturyalı bir tren yolu işçisinin en büyük oğlu olarak 1861’de doğmuştur. Katolik olarak vaftiz edilmiştir.
*Bertrand Russel ve Einstein’la hemen hemen hiçbir ortak noktası olmamasına rağmen, çocukluklarında üçünün de, geometriden büyülendiğine dikkati çekmek gerekir.
*“Tinsel yaşantımız, kendimizle dünya arasındaki bütünlüğü bulmak adına sürekli bir arayıştır.”
*Jung bir doktor olduğu kadar tinsel bir öğretmendir de.
*Freud hastalarını divana yatırıp, onları görüş alanının dışında tutmaya özen gösterse de, Jung hastalarıyla yüz yüze oturmayı tercih ederek, onlarla daha insani ve günlük ilişkiler kurmuştur.
*Babası İsviçre Protestan Kilisesi’nde papaz olan Jung’un iki amcası da papazdı.
*Dünya felaketlerine ilişkin rüyalar şizofreni ataklarının habercisidir.
*“Hastalık başlamadan hemen önce, hastalar genellikle, tam uyanacaklarına yakın kendilerine musallat olan rahatsız edici rüyalardan yakınırlar.”
*Jung’a göre, insan fizyolojisini kontrol eden bir merkez olduğu gibi, bireyin ruhunu kontrol eden bir merkez de vardır. Örneğin, hayatı yaşamaya değer kılacak her şeyi ihmal edecek kadar fazla çalışan, hırslı bir iş adamı, genellikle orta yaşlarında ağır bir depresyona girer. Bu ruhsal yapının kendini ayarlama çabası olarak yorumlanabilir. Kişi hastalığı nedeniyle yavaşlamak ve değerlerini tekrar gözden geçirmek zorunda kalır.
*Kolektif biliçdışı, birçok kültür ve tarih diliminde ortak olan mit, düşlem, dini düşünceler ve belirli birtakım rüyaları üretmekten sorumlu zihinsel bir yapıdır.
*Guru unvanına öfkeyle karşı çıkarak, bir inanç sitemi yaydığı yönündeki tüm iddiaları reddetmiş olan Freud, tüm psikolojik olguların kesinlikle neden-sonuç ilkesi ile belirlendiği inancıyla, determenistliğini hep taşımıştır.
*Şimdilerde psikanaliz yerini, geleneğinin tam aksi yönündeki, ruhsal rahatsızlıkların beynin fiziksel bir bozukluğundan kaynaklandığı görüşünü ileri süren biyolojik psikiyatriye bırakmıştır.
*Ruhsal rahatsızlığı olan ya da ciddi duygusal sorunları olan kişiler ilaca ihtiyaç duysun duymasın, anlaşılma ve kabul edilme ihtiyacı içindedirler.
*Öncelikle, hiç kesintiye uğramadan kişisel sorunlar hakkında konuşmak, sorunların somutlaşmasına olanak tanır. Bu da sorunların daha kolay çözülmesini sağlar.
*Roma Katolik Kilisesi, İsa Derneği’nin kurucusu Loyolalı Ignatius’u, gelmiş geçmiş en yüce aziz olarak kabul eder.
*Var olan kimliğin böylesine kökten değişimini başarmak için, zaman, kararlılık ve önemli ölçüde de kişilik gücüne sahip olmak gerekmektedir.
*Loyola’nın temel inancına göre, “İnsan, efendimiz olan Tanrı’yı övmek, kutsamak ve ona hizmet etmek için yaratılmıştır ve ancak bunu yaptığında ruhunu kurtarabilir.”
*Ignatius’un karizmatik biri olduğu şüphesizdir. Bir vaiz olarak yetenekleri sınırlı olsa da, bire bir görüşmelerde ya da küçük gruplarda ortaya koyduğu içtenlik, doğrudan konuşma becerisi ve inancının tam oluşu oldukça ikna edicidir.
*İsa’nın öğretisinin en çarpıcı yönü, insanın iç dünyasına verdiği önemdir. Kişinin iç dünyası da şeytani düşüncelerden ve arzulardan arındırılmalıdır. Kişi ancak bu şekilde düşmanlarını sevmeyi ve kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa başkalarına da öyle davranmayı öğrenebilir.
*Sosyal yaşamda başarısız olanların ruhsal anormalliklerini fark etme eğilimimiz daha fazladır. Sosyal olarak etkin ve kendi halinde olanların rahatsızlıkları ya görmezden gelinir ya da inkar edilir.
*Araştırmacılar, yıllardır şizofreninin beynin iki yarı lobu arasındaki yetersiz ya da anormal iletişime bağlı olduğunu ileri sürmektedirler.
*Çoğu insan, başarılarının kendisinden kaynaklandığını düşünürken, başarısızlıklarını da kötü şansa, talihsiz olaylara ya da düşmanlarına bağlar.
*Kötülük görme sanrısı, aslında çoğumuzda bulunan, kendimiz yerine başkalarına kızma eğiliminin abartılmış halidir.
*Paul Brunton, 21 Ekim 1898’de dünyaya geldiğinde adı Raphael Hurst’tü.
*Brunton’un daha yüce bir bilgeliğe ulaşmak için ortaya koyduğu genel formül oldukça bildiktir. Çağımız insanı, maddi kazanç ve dış dünya ile fazla meşgul olduğundan, kendi iç benliği ile teması yitirmiştir.
*Gurular tarafından sunulan bazı inançların başkaları üzerinde etkili olmasının en önemli nedenlerinden biri de, bu inançların yalınlığıdır. Çoğumuz, siyahın siyah, beyazın beyaz olduğu, iyinin kötüyü yeneceği ve erdemlilerin cennete gideceği, günahkarların ise cehennem ateşine atılacağı çocukluk günlerine geri dönme isteğini gizli gizli taşırız.
*Norman Cohn’un iddia ettiği gibi, Avrupa’da on altıncı yüzyılın sonlarından 1680’e kadar süren cadı avı, cadıların Hıristiyanlığı ve Ortodoks topluluğunu, sihirli güçlerle yıkmak üzere gizli ve kafir bir tarikat kurduklarına duyulan inançla başlamıştır.
*Paranoya olarak ifade edilen durum şöyle tanımlanır: “Halüsinasyonlar veya şizofrenik tipteki düşünce bozukluklarının eşlik etmediği, zamanla yerleşen mantıklı biçimde yapılandırılmış sistematik sanrıların olduğu, sık rastlanmayan kronik bir psikozdur. Sanrılar genellikle büyüklük, kötülük görme veya bedensel anormallikle ilgilidir. (DSM-IV), bu tanı artık Sanrısal Bozukluk, Grandiyöz Tip olarak geçmektedir.
*İnsan türü olarak, kaosa karşı hoşgörümüz hemen hiç olmadığı gibi, yeni bir düzen oluşturma veya keşfetmeye karşı da çok güçlü bir eğilimimiz var. Bu, biyolojik donanımımızın kaçınılmaz bir yönüdür.
*İnsan, doğal olmayan tek hayvandır, bu nedenle de dine ihtiyaç duyar. Birçok çevreye kısmen uyumlu olan, ancak hiçbirine tam uyumlu olmayan insan, bundan dolayı, her zaman, maddi ve manevi olarak daha iyisini bulmak için arayışta olmak üzere önceden programlanmıştır.
*Tatminsizlik, yaratıcılığı kamçılayan en önemli unsur olduğu için, yaratıcılıkları dorukta olan kişilerden birçoğunun, çok yoğun duygulanım değişiklikleri yaşamları veya başka tutarsızlık belirtileri ortaya koymaları da şaşırtıcı değildir.
*Sanatçılar ve bilim adamları, uyumaktan, bir deste kağıt karmaya veya Faure’nin düetini çalmaya varana kadar, bilinçdışını kamçılamaya yarayacak birçok uygulamadan söz ederler.
*Sanatçılar ve bilim adamları, eğer yapıtlarının, hayattayken beğeni kazanmalarını istiyorlarsa, ‘genelin bir parçası’ olmayı ihmal etmemelidirler.
*Bir yere ulaşmaktansa, umut içinde yolculuk etmek çok daha hoştur.
*Organizasyon, kontrol ve düşünce sürecindeki rahatsızlık olarak tanımlanan düşünce bozukluğu, şizofreninin en belirgin klinik özelliklerinden biridir. Düşünce bozukluğunun belirtileri, uygunsuz tepkiler, bağlantısız düşünceler, anlaşılmazlık ve tuhaf sözcüklerin kullanılmasıdır.
*Dini bir inanca bağlanmak, büyük bir rahatlama hissi yaratır. Kişinin sırtından adeta büyük bir yük kalkmış ve kişi yaşamının yönünü, kendinden daha üstün bir gücün kontrolüne bırakmıştır.
*Manik-depresif bozukluk, en yoğun haliyle, tekrarlayıcı ve tanımlanabilir hastalık olmakla beraber, benzer özellikler gösteren ancak ondan daha hafif olan ‘siklomitik bozukluk’ her normal, sıradan insanın yaşadığı hafif depresyon ve çoşku dönemlerine benzetilebilir.
*İnanç, inanan için o denli büyük bir kişisel öneme sahiptir ki, yaşamla ilgili her şeyin etrafında döndüğü bir merkez haline gelir.
*Gurular, genellikle yalnız çocukluk geçirmiş, içedönük, narsistik ve başkalarıyla ilişki kurmak yerine kendi akıllarında olup bitenle daha fazla meşgul olan kişilerdir. Bu kişilik özellikleri, hayallerin gelişmesine olanak sağlar. Hayal gücü, en fazla yanlızken serpilir.
*Sahtekarlar, anlattıkları hikayeye kendileri de inandıkları için ikna edicidirler. Gurular da haklı olduklarına emin göründükleri için inandırıcıdırlar.
*Gerçek erdem genellikle göze çarpmaz ve manevi olarak üstün kişiler, kalabalıklara uzun nutuklar çekerek veya mürit toplamaya çalışarak değil, kendilerine özgü davranışlarıyla etkileyicidirler.
arian; İsa’nın ezeli ve ebedi olmadığını, Tanrı tarafından yaratıldığı için doğası gereği tanrı olmadığını savunan akıma inanan kimse.
disleksik; okumayı öğrenmede güçlük çeken kişi.
depersonalizasyon; kişinin çevresini, kendisini veya hem kendisini hem de çevresini gerçek değilmiş gibi hissetmesi.
psikosomatik; duygusal çatışma, kaygı, stres gibi etkenlerden kaynaklanan fiziksel belirtilerle seyreden hastalıklar.
psikoza; gerçeklikle ilişkinin tamamen kaybolduğu, normal sosyal işlevlerin bozulduğu, halüsinasyon ve/veya hezeyanların bulunduğu ağır ruh hastalığı.