What The Dog Saw (Köpeğin Gördüğü)

İlk Baskı Yılı: 
Kitap Hakkındaki Düşüncelerim / Yorum: 

*Büyük başarısızlık riskine girme isteğini -ve felaketin ardından zirveye tekrar tırmanma becerisini- yüreklilikle özdeşleştiriyoruz. Oysa bunda haklı değiliz.

 

*O ilkokulda hepimizin sahip olduğu öğretmen; ele avuca sığmaz çocuklarla dolu bir sınıfa girip herkesin yatışmasını ve terbiyesini takınmasını sağlayabiliyor. Peki o öğretmenin ne özelliği vardı? Eğer o zamanlar bize sormuş olsaydınız, Bay Exley için terbiyemizi takındığımızı, çünkü Bay Exley’nin pek çok kuralı olduğunu ve gerçekten sert bir adam olduğunu söyleyebilirdik. Oysa gerçek şu ki Bay DeBock için de terbiyemizi takınmışızdır ve o hiç de sert bir adam değildir. Gerçekte kast ettiğimiz şey ikisinin de varlık gösterme denilen o tanımlanamaz şeye sahip olmalarıdır; on yaşındaki dik kafalılarla dolu bir sınıfa ders verecekseniz, bir şirket yönetecekseniz, bir orduya komutanlık yapacaksanız ya da Mission Hills’te Sugar adlı küçük bir av köpeğinin sahiplerine terör estirdiği bir karavan eve adım atacaksanız varlık göstermek zorundasınız, yoksa kaybedersiniz.

 

*Bazı insanlar var ki biri onları denetlediği zaman toplumun çok başarılı bireyleri olabiliyorlar.

 

*Geçmişin sorunları olduğuna inandığımız şeyleri düzeltmeye can atarak gelecek için yeni sorunlar yaratıyoruz.

 

*Uyarı sistemlerini daha duyarlı hale getirmek, sürpriz riskini azaltıyor, ancak yanlış alarm sayısını da artırıyor ki bu da sonuçta yine duyarlılığı azaltıyor.

 

*Olanlar Rorschach testine özgü bir mürekkep lekesi gibiydi. Geçmişe bakıldığında açıkça görünen bir şey, gerçekleşmeden önce nadiren açıktır.

 

*Oates ona en önemli yazarlık niteliklerinden birine, enerjiye, sahip olduğunu söyledi. O ders için haftada on beş sayfa yazıyordu; her seminer için komple bir hikaye.

 

*Geç parlayanların hikayeleri her zaman aşk hikayeleri ve onları anlamakta bu kadar zorlanmamızın nedeni de belki de bu. Başarısızlık gibi görünen bir şey için çek yazmaya devam edecek sadık, vefalı ve istekli olmak gibi dünyevi meselelerin deha kadar görkemli bir şeyle hiç de ilişkili olmadığını düşünmek istiyoruz. Oysa bazen deha, görkemli olmanın yanından bile geçmiyor; bazen deha sadece yirmi yıl mutfak masanızın başında oturduktan sonra ortaya çıkan şey.

 

*Bu da geç çiçek açanın son dersi: Başarısı, yüksek düzeyde, başkalarının çabalarına bağlıdır.

 

*Yıllarca okul fonu seviyeleri, sınıflardaki öğrenci sayısı ve müfredat planlaması gibi konular hakkında kaygılandıktan sonra, birçok reformcu, hiçbir şeyin mükemmel bir öğretmen olma potansiyeline sahip insanlar bulmaktan daha önemli olmadığı sonucuna vardı. Ancak bir pürüz var; Hiç kimse mükemmel bir öğretmen olma potansiyeline sahip birinin neye benzediğini bilmiyor.

 

*Narsistler tipik olarak diğerlerine göre daha büyük bir özgüvenle karar alır... ve kararları böylesi bir inançla alındığı için diğerleri de onlara inanmak eğilimindedir; böylelikle narsistler grup içinde hak ettiklerinden daha etkili olur. Son olarak, özgüvenleri ve kabul görmeye yönelik güçlü gereksinimleri nedeniyle narsistler ‘kendi kendine aday olma’ eğilimindedir; bunun sonucunda, bir grup ya da örgütlenme içerisinde bir liderlik boşluğu ortaya çıktığında bunu kendileri doldurmak için acele ederler.

 

*Sadece biçimlendirilebilir zekaya inananlar bu derse ilgi gösterdi. Zekalarının sabit bir özellik olduğuna inananlar yetersiz görünmekten o kadar kaygı duydular ki evde kalmayı tercih ettiler. “Zekaları konusunda sabit bir görüşe sahip olan öğrenciler, akıllı görünmeyi, aptalca davranacak kadar çok önemsiyor.”

 

*Benzer bir deneyde Dweck ergenlik öncesi dönemdeki öğrencilerden oluşan bir sınıfa zor problemlerle dolu bir test verdi. Öğrenciler testi tamamladıktan sonra, bir grup gösterdiği çabayla övgü alırken, diğer grup zekasıyla övgü aldı. Zekalarıyla övgü alanlar zor ödevlerle uğraşmaya istekli değildi ve sonraki testlerde performansları hemen düşmeye başladı. Sonra Dweck çocuklardan bir başka okuldaki öğrencilere mektup yazarak çalışmadaki deneyimlerini anlatmalarını istedi. Dikkate değer bir şey keşfetti: Zekalarıyla övgü alan öğrencilerin yüzde 40’ı test skorları hakkında yalan söyleyerek notlarını daha yüksek göstermişti. Normalde yalan söyleyen insanlar değillerdi; diğer insanlardan daha az akıllı ya da daha az özgüven sahibi de değillerdi. Sadece insanlar kendilerini salt doğuştan gelen “yetenek”leri için öven bir çevreye sokulduklarında ne yapıyorsa onlar da onu yapıyordu. Kendilerini o tarife göre tanımlamaya başlıyor ve işler güçleşip imajları tehlikeye girince sonuçlarla başa çıkmakta zorlanıyorlardı. Ek ders almayacaklardır. Yatırımcıların ve halkın karşısına çıkıp hata yaptıklarını itiraf etmeyeceklerdir. Çok geçmeden yalan söyleyeceklerdir