
Altını Çizdiklerim;
*Sosyal Çözülme toplum içerisinde var olan ve ona “toplum” niteliği kazandıran kurum ve grupların ahenkli uyumundaki bozukluğu ifade eder. Fertteki çözülme ise, insan olarak varolmanın anlamı ile bu bilincin gerektirdği davranışlar ve diğer insanlarla olan ilişkilerdeki uyumsuzluğu ifade eder.
*Joseph Fichter’e göre her toplumda işlevsel olarak farklılaşan altı temel kurum vardır. Aile, din, ekonomi, siyaset, eğitim ve boş zamanı değerlendirme.
*Dinin tabiatında hem kişinin iç dünyasına seslenmek ve hem de toplumla ilişkisini düzenlemek fonksiyonu vardır. Bu özellik dinlerin çoğunluğu için geçerlidir.
*Netice olarak hemen her dinin, toplumu doğrudan hedef aldığını görmekteyiz. Her din toplum yapısında bir takım değişikliklere gitmek, sosyal kurumlar ve bunların arasındaki ilişkileri düzenlemek eğilimidedir.
*Bugün Katoliklik, Protestanlık ve Ortodoksluk gibi Hristiyan mezhepleri, müntesipleri tarafından ayrı bir din olarak telakki edilmektedir.
*Felemenk’teki dinsel çatışmalar ise 1579’da ülkenin Katolik güney ( bugünkü Belçika ve Lüksemburg) ile Protestan kuzey (bugünkü Hollanda) olarak ikiye ayrılmasına yol açmıştır. Kuzeydeki protestanlar daha sonra bir araya gelerek güçlü bir Felemenk Cumhuriyeti kurmuşlardır. Daha sonra hemen hemen bütün Avrupa ülkelerini içine alan Otuzyıl Savaşları’nın (1618-1648) çıktığı görülür. Bohemyalı ve Avusturya’lı Protestan soyluların, uyruklarına zorla Katolikliği benimsetmeye çalışan Bohemya Kralı II. Ferdinand’a (sonradan Kutsal Roma-Cermen İmparatoru) karşı başlattıkları ayaklanma Otuzyıl Savaşları’nın başlangıcı sayılır. Kademeli olarak pek çok Avrupa ülkesi kendi aralarında Katolikler, Lutheryenler ve Calvinciler şeklinde ittifaklar kurarak savaşa girdiler. 1848 yılında Vestfalya Barışı’yla mezhepler arasında ibadet ve vicdan özgürlüğünün sağlanması kararlaştırılarak bu uzun savaş sona erdi.
*18. yüzyıldan bu yana dünya üzerindeki pek çok ülkenin sosyal problemlerinin kaynağında sanayileşme ve onunla birlikte gelen göç dalgaları ve kentleşme yer almaktadır.
*19. yüzyıla kadar nüfusun ve işgücünün büyük bir bölümünü oluşturan köylüler, feodal bir yapı içinde varlıklarını sürdürürken, yeni değişmeler ve onların endüstri bölgelerindeki yaşama ve çalışma şartları içine girmesine yol açmıştır. Sanayi devrimiyle birlikte doğan endüstri, vasıflı işgücünü de kırsal bölgelerden kentlere akın edenlerden devşirerek yepyeni bir sanayi işçi sınıfı ortaya çıkarmıştır. Bu işçi sınıfı, kökleriyle ilişkilerini süratle kopararak, ücretlerin yegane geçim kaynağı olan ve endüstri hayatında kırsal kesime ve küçük zanaat hayatına nazaran çok daha güvensizlik içinde bulunan insanlar haline dönüşmüşlerdir. Küçük zanaat hayatından gelenlerin bu yeni düzen içinde daha az mutlu oldukları açıktır. Lonca düzeninin organik ve “çıkar birliğine” dayanan kapalı usta veçırak ilşkileri yerini, dev sanayiin birbirine yabancı işçi ve işveren ilişkilerine terk etmiştir.
* William Fielding Ogburn’un “kültürel gecikme” teorisi, sosyal hayatın çeşitli kesimlerinin değişim hızları arasındaki farklılık ve uyumsuzlukara dayanır. Kültürel gecikme, maddi ve manevi kültür öğeleri arasındaki değişimin aynı zaman zarfında gerçekleşmemesi, bazı öğelerin diğerlerinden daha yavaş değişmesi demektir.
*Şehirleşme ile dindarlık arasındaki ters orantı temelinde bugün, modern şehirlerin doğasından kaynaklanan sosyal ve psikolojik bir takım sebepler bulmak mümkündür.
*Günümüzde insan ilişkilerindeki süreklilik kısalırken, bu ilişkilerin sayısı giderek artmaktadır.
*Popüler kültürün hakim prensibi manipülasyondur.
*Hollandalı tarihçi ve düşünür Johan Huizinga’nın “püerelizm” (çocukcalık) olarak isimlendirdiği durum popüler kültürün bariz özelliğidir. Huizinga’ya göre çağdaş insan daha olgullaşmamış, çocukça, yani ergenlik çağının psikolojisine uygun bir tarzda davranmaktadır. Bunun tezahürleri ise bayağı eğlenceler, büyük sansasyonlara olan ihtiyaç, kitlesel resmi geçitlere ve sloganlara olan eğilim, gerçek esprinin yokluğu, kıymetsiz adi neşriyatın yayılışı, ölçüsüz nefret ve sevgi veya tenkit ve övme gibi davranışlar şeklinde kendini göstermektedir.
*20. yüzyılın çözülen toplumlarına bütüncül bir dini bakış açısı kazandırmadıkça o toplumun bütün fertlerinin bütün ayinlerini, ibadetlerini yapıyor olsalar da çözülme sürecini aşamazlar. Dindar-kapitalist bir toplum anlayışı veya dindar-sosyalist bir toplum anlayışı ve yahut buna benzer anlayışlar toplumu çözmekten kurtaramayacaktır. Bugün dindar aydının veya dini cemaat reisinin toplum için bir gelecek tasarımı oluştururlen üzerinde düşünmesi ve tartışması gereken en önemli problem budur.
*Bireysel dindarlık, onu benimseyen fertler için “gerçek” olabilir fakat, bireysel dindarık dinin, içerisinde sosyal hayatın bütününü bağlayıcı yüce manalara sahip olduğu ortak bir dünyayı inşa etme şeklindeki klasik görevinden uzaklaşmıştır.
*Bireysel din anlayışında dindar, toplumdan gelen tehditlere karşı savunmasızdır.
*Bireysel dindarlıkta, dinin alanı adeta toplumun sınırlarını ihlal etmeyecek şekilde düşünülür.