Frankfurt Seyahatnamesi

Yazar: 
İlk Baskı Yılı: 
Kategori: 
Kitap Hakkındaki Düşüncelerim / Yorum: 

*İnsan, hayatının tatsızlığından ve etrafında görüp bıktığı şeylerin o yorucu aleladeliğinden bir müddet kurtulabilmek ümidiyle seyahate çıkar.

*Harikulade, birkaç aleladenin birleşmesinden meydana gelir: Öküz aleladedir, ağaç aleladedir, ne zaman ki öküz ağaca çıkar, harikulade vücut bulur. Eski milletler, dinleri için lazım olan ilahları hep bu düsturla yaptılar. Yunanlılar, insan bedenini beygir vücuduyla birleştirerek Sentor denilen efsanevi mahluku; Asurlular, insan başını, öküz vücudunu ve kartal kanadını hep bir yere getirerek büyük tanrılarını yarattılar.

*Hele geçici bir şair olan seyyah, yabancı âlemler içinde kendisine musallat olan zaruri cehalet sayesinde etrafını daima uydurucu bir gözün hayretleriyle görecektir.

*Elimde büyük bir şairin harikulade kitabı var. Trenin anlatılmaz can sıkıntısını gidermek için kitabın büyülü yazısını mı okumalı yoksa şu pencerelerin dışında bin bir renkle kaynaşan fakat bir türlü değişmesini bilmeyen hayatın dümdüz şeridini mi seyretmekte devam etmeli?

*Hayatımıza tat veren derin zevklerin hakiki yaratıcısı olan insan zekâsının halis bir mahsulü olduğu için kitap, tabiattan büsbütün ayrı, ondan daha lezzetli ve ondan daha dinlendiricidir.

*Hayatında büyük bir Avrupa şehri gören bir adam kendini, sonradan göreceği bütün büyük Avrupa şehirlerini evvelden görmüş sayabilir: Bu şehirler o kadar birbirinin eşidir.

*Yahudiler büyük kuşlar gibidir: Onların havada şu veya bu istikamette uçuşu, yerde, büyük hayat akıntılarının ne tarafa aktığını gösterir. Frankfurt’un eski, büyük refahından şimdi, sefalete düşmekte olduğunu, Yahudilerin artık kuzeye göç etmekte olduklarından anlıyoruz.

*Garipliğe düşmeden iddia edilebilir ki, büyük bir action medeniyeti olan Avrupa medeniyeti çerçevesinden şeklin fikirden fazla önemi vardır. Kafası ne olursa olsun, bir insanın Avrupalı unvanına hak kazanmak için muhakkak sırtında bir ceketi, ayağında bir pantolonu ve başında şu veya bu biçimde bir şapkası olması lazım. Bu hazin ve renksiz kıyafet, medeniyetin üniformasıdır.

*Ganj suyu dolu bakraçları ve kutsal keçileri ortasında, beyaz kefenine sarılıp bağdaş kurarak Londra’ya seyahat eden Gandi Hazretleri’nin ağzından çıkacak sözleri dinlemeden o acayip kılığının Avrupa basınında nasıl müthiş bir skandal yaptığını hepimiz hatırlarız.

*Yalnız “pencereler” üzerinde duracağım. Arkalarında kış fidanlarının kırmızı çiçekleri ve iri yeşil yapraklarının tembel tembel dinlendiği, silinmiş büyük kristal camlı, bembeyaz tül perdeli mesut Frankfurt pencereleri! Hastane, kışla, köşk, mağaza ve mektep pencereleri, burada hep Alman kadınının eliyle, ruhu aynı mahrem hayallerle deli edecek gizli bir saadet marifetiyle süslendirilmiştir. Yalnız Alman pencerelerinin sırrını kavrayıp getirecek olan bir kimse kendini memleketine güzel bir hizmet yapmış sayabilir.

*Nihayet şairin çalışma odasına vardık. Kafileye kılavuzluk eden memur, üstü baştan başa mürekkep lekeleriyle kaplı eski bir yazı masası önüne gelip de, “Goethe Faust’u bu masa üzerinde yazdı. Bu lekeler Faust’un lekeleridir!” dediği zaman, kalabalığın son dereceye varan merakı ve heyecanı, ışık halinde gözlerden taştı. Herkes o kutsal gölgeleri yakından görmek için, medeni nezaketi unutarak masaya yaklaşmak üzere kendine yol açmaya çalışıyordu. Bu hayran gözlerde lekeler, mürekkep lekeleri değil, fakat bir edebi lacivert gökte, sonsuz yıldız serpintileriydi.

*Estetik işleriyle az çok meşgul olanlar bilir ki, olmuş vakaların doğru anlatılışı gayet kötü eserler meydana getirir. Yalanın ilahî nefesi üzerlerinden geçmedikçe ne ses ne renk ne taş ne tunç sanat eserine dönüşür. “Güzel”, “yalan”ın çocuğudur.

*Biz kendi bulutlu havalarımıza bakarak Avrupa’nın bir yağmurlu gününün ne olduğu hakkında fikir edinemeyiz. Bu büsbütün ayrı nefes kesici, sinirlendirici, ağlatıcı, deli edici bir şeydir. Eski Yunanlıların ve Latinlerin Pagan cehenneminde hüküm süren yarım aydınlık işte Avrupa’nın bu bulutlu havası olacak. Hakikaten cehenneme layık bir alacalık!

*Alman belediyesinin zahmetini ödüllendirmek için bu beş bunağın memnuniyeti çoktur bile! Her Alman, ihtiyarlığın ve çöküklüğün bu son sınırına kadar gene bir Alman’dır ve onun saadetini yapmak bütün Almanya için bir kutsal vazifedir. Bir Alman’ın kıymeti yoksa beş Alman’ın, on Alman’ın, yüz Alman’ın ve altmış milyon Alman’ın neden kıymeti olsun?

*Yarabbi! Bu şehirde ufak bir yıkıntı, bir küçük ihmal, yerine konulması unutulmuş bir taş, kapatılmamış bir çukur yok mu? Bıçak gibi keskin hatları her tarafta yükselen bu kusursuz geometri içinde insan nefes darlıkları duyuyor. Medeniyetin bu kadarı fazla. Ruskin’in dediği gibi hayal gücünün mesut bir faaliyete girebilmesi için biraz harabe görmek de lazım...