
Altını Çizdiklerim;
*Dünyanın büyük bir kısmında geliştiği ve yayıldığı şekliyle psikoloji bilimi esas olarak, genellikle “Batılı modernizm” denilen doğal bir gelişmedir.
*Batı kültür tarihinde modernizmin izi genellikle, sosyal kontrolün hakim kurumlarının Hıristiyan kilisesi ile monarşik devletler olduğu “karanlık çağların”, dünyevi seküler ve demokratik kurumlara yavaş yavaş yol vererek çekildiği dönemlere kadar sürülebilir.
*Batılı modernizmin bu üç teması –bireysel zihnin vurgulanması, nesnel olarak bilinebilir dünya ve hakikatin taşıyıcısı olarak dil- geleneksel psikolojinin payandalarıdır.
*Eleştirel düşünmenin amacı gelenekleri ya da pratikleri sona erdirmek olmamalı.
*Yahudi-Hıristiyan dünyasında insan dünyaya günahkar doğar, Ademin Havva yüzünden işlediği günahı her insanoğlu doğduğu bu dünyaya taşır. Bütün yaşantısı boyunca bu günahından arınmaya çalışır. Günahkar doğuşu varlığının ontolojik bir meselesidir. Psikanalitik ekolün esasını oluşturan suçlu benlik anlayışının temelinde de bu anlayış yatmaktadır.
*Orta çağda Yahudi–Hıristiyan düşünce yapısında insan, Tanrı’nın yarattığı evrene ve dünyaya ait bir varlıktı. Bu sebeple Tanrı ile insan bir bütündü. Tanrının yarattığı kozmosda Tanrının kuralları, günahlar ve sevaplar tablosu halinde işlemekteydi. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veren O’nun kurallarıydı. Doğrular, yanlışlar, hakikat ve gerçekler her şey onun kuralları içerisinde gerçekleşirdi. Meydana gelen her şey, her olay, her durum, Tanrı’nın sözünü iletme yetkisi olan kilisenin aracılığıyla, buna göre açıklanır ve anlaşılırdı. Bu sebeple hakikatin, gerçekliğin ve de dolayısıyla bilginin referansı Tanrı’ydı.
*Zamanla Yahudi–Hıristiyan ortaçağının bu gündelik yaşantısını derinden etkileyecek arka arkaya yeni keşifler, icatlar, yaşanmaya başlandı. Dünyanın yuvarlak olduğunu gösteren deniz yolculukları, kıtaların keşfi, astronomideki yeni bilgiler, Roma’da Papa’ya bağlılıklarını bildiren derebeyliklerinin vergilerini vermekten vazgeçip, kendi devlet yapılarını kurmaya başlamaları gibi sosyal ve siyasal alanlarda değişiklikler ortaya çıkmaya başladı. Bütün bunlar, Tanrı ile insan arasındaki bütünlüğün yarılmasına yol açtı. Daha önceleri yaşanan bütünlük duygusu sarsıldı ve araya giren mesafeyle bu bütünlük yarılıp ayrıldı.
*Avrupa düşünce tarihinde birey ve benliğin keşfi işte bu yarılmanın farkına varılmasıyla başlar.
*Bu farkına varıştaki esas Rönesans düşünce yapısının gelişimini sağlamıştır. Rönesans düşünce yapısının gelişimi ile birlikte özne, birey, benlik kavramları gündelik bilgide, yani halkın gündelik yaşantısında kendini göstermeye başlar. Bu düşünce yapısına göre Tanrı ile insan artık aynı evrende değildir. Tanrı bu evrene ait değildir, bir başka evrene aittir. Dünya artık, insana ait bir kozmosdur ve merkezinde insan vardır. Bu evren, bu dünya insanına aittir. Dolayısıyla artık insan yaşama tarzını seçme hürriyetine sahiptir ve bu hürriyet sınırsızdır. İnsan varlığının artık Tanrı’da bulmadığı için benliğini kendi deneyim ve eylemlerinde bulur.
*Bugün batı düşüncesinin temelinde yatan faillik anlayışının temeli budur. Eylemin ve düşüncenin referansı kendisidir.
*Rönesans ve peşi sıra gelen Aydınlanma düşüncesi, insanı evrenin merkezine oturtur. Buna göre her birey bilinçli gözlem yapma ve rasyonel düşünme gücüne sahiptir. Bu dünyevi güçler sayesinde insanın kendi dünyasını yarattığı beyan edilir: “İnsan kendi kaderini yaratır”. Bu suretle Yahudi-Hıristiyan dünyasında insan Tanrı gözündeki yaratılmışlığını kaybeder. Neyin yanlış neyin doğru olduğuna karar verme sorumluluğu artık insana aittir. Bu sebeple önlerinde çözmeleri gereken çok zor bir mesele vardır: Tanrı’dan ayrışan ve kendini bu dünyanın merkezine oturtan insanın artık gerçeklikle ilgili yeni bir dayanak noktası bulması gerekmektedir.
*“Düşünüyorum öyleyse varım” Böylece de bu kozmosda neyin doğru neyin kesin olduğuna dair gerçeklik dayanağı, insan için bizzat kendi zihniydi. “Dış” dünyayı anlamada bize sağladığı “içsel” temsiller biricik referans olabilirdi. Dolayısıyla gerçekliği anlama organı zihindi.
*Düşünen zihin bir öznedir ve zihnin dışında kalan her şey dış dünyadır. Kendi zihni dışındaki (bedeni, duyuları, diğer insanlar-öteki(ler), çevresi, kültürü) her şey dış dünyadır ve nesnedir. Bu özne, bir diğer özne ile ilişkisini onun da özne oluşundan değil, nesne oluşundan hareketle kurar.
*Kendinde olmayan her şey nesne konumundadır ve diğer kişiyi veya kişileri öteki olarak adlandırır. Eğer özne karşısındaki nesneyi yok sayıyorsa o yoktur. Bir dönem bu yok sayılan kadındı, derisi renkli olandı, doğulu insandı, işçi sınıfıydı. Öznenin diğerini (ötekini, bir başkasını) bir diğer özne olarak muhatap kabul etmesi hem gündelik pratiklerde hem de sosyal bilimlerde halen bir mesele olarak yaşanmaktadır.
*Öznenin, zihnin asli oluşu, Batı medeniyetindeki bireyci anlayışın ve düşünce yapısının esasını oluşturur.
*Zihin kendisini zihinsel olarak idrak ettiği an kendisine bir nesne muamelesi edebilir ve onu inceleyebilir. Kendine yansıdığı an kendini yani zihnini, kendi zihnini bir nesne gibi, dış dünyadaki bir nesne gibi inceleyebilir. Bugün psikolojide terapötik modellerin ve psikanalizde analizin temeli buna oturur. Buna göre terapist ya da analist, aynanın ona bakanı olduğu gibi yansıtmasını bir model gibi kullanır. Böylelikle, danışan ya da analizan kendi zihnine yansımaya çalışarak kendine nesne bakışı getirir ve kendini seyredebilmeye başlar.
*Öznenin yani zihnin asli oluşu, onun failliğinin temelini de biçimlendirir.
*Batı dünyasında gerçeklik, bizdeki gerçeklik bilgisinden tamamen farklı bir şekilde, tanrı ile insanın kozmoslarının ayrılması neticesinde, insanoğlunun sahibi olduğu bu kozmosa dair, elinde tuttuğu, sahibi olduğu bir şeydir.
*Batı medeniyetindeki bireyci anlayışın ve düşünce yapısının esası öznenin, zihnin asli oluşuna dayanır. Öznenin, bireyin diğer insanlarla ilişkileri sürekli öznenin kendisinden, zihinden hareketle anlaşılmaya çalışılmıştır.
*20. yüzyılda batıda çıkan iki ayrı dünya savaşı, hem bu esnada hem de sonrasında farklı kültürlerle her anlamda kurulan ilişkiler batılı insanların kendilerini kavrayışlarını çok etkilemiştir. Daha sonraları toplumlarında meydana gelen sosyal ve siyasal değişimler ve özellikle de postmodernizmin etkisiyle, öznenin belirleyiciliği sorgulanmaya başlamış ve karşılıklı yansımalarla hem gündelik hayat hem de bilimsel dünya kendi özne anlayışlarını yeniden ve derinden sorgulamaya başlamıştır.
*Bu kültür coğrafyası, birçok medeniyetin, onların getirdiği anlayışların ve ürettiği yaşam şekillerinin mekanıdır. Üzerinde yaşamış ve yaşayan halkların (Türk, Süryani, Ermeni, Rum, Yahudi) hepsinin dünyayı kavramlaştırmaya çalışan din temelli bilgileri vardır. Batıdakinden farklı olarak burada bu bilgilerin çoklu bir etkileşimi olup esasta bu etkileşimde yaygın olan din temelli bilgi, İslami bir düşüncedir. Bugünün insanın, gündelik pratiklerde kendini kavramlaştırmasının ve kendini anlamlandırmasının kökeninde bunun öğeleri yatar.
*İslam dünyasında, Yahudi-Hıristiyan dünyasının aksine insan bu dünyaya günahsız doğar çünkü bu dünya ona ihsan edilmiştir. Doğan her insana bu dünya hediye edilmiştir ve Allah katında insan O’nun bütün meleklerinden önce gelir. Bu sebeple Yahudi-Hıristiyan inancnın aksine Allah’la arasına hiçbir şey giremez. Allah ile kul arasındaki her şey yalnızca ikisine malumdur: günahlar, sevaplar, arzular, duygular hepsi sadece ikisi arasında geçer, kulan Allah’a tövbe sözü vermesiyle onun için temiz sayfa açılır.
*İslam inancına göre insan bu dünya üzerinde akılla donatılmıştır. Akıl ona bu dünyayı kavraması için verilmiştir, bu akıl belli bir irade çerçevesinde – cüz’i irade içersinde kullanabilmektedir. Külli irade ise Allah’a aittir ve insanoğlu tarafından anlaşılması, kavranması mümkün değildir. Belli bir takım mucizeler ona bunun böyle olduğunu gösterir. İslam anlayışına göre insan ve Allah aynı alemin içindedir ama bu alemdeki mevkileri farklıdır. Akılla donatıları kul, cüz’i iradesiyle bu dünyayı bir yere kadar kavramak ve anlamakla yükümlüdür. Külli iradeye sahip Allah ise tüm hakikate sahip olandır ve idrak edilemez olandır.
*Günahkar doğmamak ve Allah’la arasına giren hiçbir merciinin olmaması, bu kültürde doğanların dünyayı kavrayışlarını ve ona anlam yükleyişlerini esastan belirler. Yahudi-Hıristiyan dünyadan olanların karşısında en büyük farklardan biri suçlu bir benliğin olmaması ise diğeri de cüz’i irade çerçevesinde verilen aklın bu alemi anlamakla yükümlü tutulmasıdır. Dolayısıyla failliği tanımlanmıştır, buna göre bu dünyanın sahipliği ona gerçeklik katında zaten bir yükümlülük olarak verilmiştir.
*Bu evrenin anlaşılmasında, diğerinden farklı olarak, Tanrı’nın mekanının değiştirilmesi yoktur. Hakikat bilgisi Allah’a, gerçeklik bilgisi ise insana aittir. “Sahi mi” diye sorduğumuz soruların cevaplarını gerçeklikte ararken, “Neden, niçin” sorularının cevaplarını hakikatte ararız.
*Bu topraklarda öznenin, suçlu benlik esalı batılı özneden çok farklı bir özne olduğu ortadadır.
*Batıda modernleşmenin gelenek karşısında dayattığı kırılmalar, modernleşmenin üstünlüğü ile neticelenirken, bu ülkede modernleşmenin dayattığı kırılmalar geleneği ortadan kaldırmak yerine karşılıklı dönüşümler geçirmektedir.
*Bireyin bir özne olarak, diğer öznelerden ve nesnelerden ayrı ve biricik tanımlandığı, Latince kökenli batı dillerinde özneyi tanımlayan zamir, cümle kuruluşunda her zaman en baştadır.
*Türkçe’de ise zamir hep gizlidir, dolayısıyla Türkçede özne kendisini dolaylı olarak, karşısındakini, ötekini, nesneyi ön planda tutarak ifade eder.
*Psikanalizin kullandığı bütün kavramlaştırmalar, içinden çıktığı batılı kültürün dünya anlayışının temel esaslarını taşımaktadır.
*Türk edebiyatında şiir sanatı çok eskilere dayanmakla birlikte roman yenidir ve batılı bir formdur. Yaklaşık on dokuzuncu yüzyıl başlarından itibaren Türk edebiyatına girmiştir. Bu formu edebiyata sokanlar özellikle imparatorluğun kötü idaresinden rahatsız olan, batıda eğitim görmüş bürokrat ve entellektüellerdir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında roman halkın eğitilmesi yolunda bir araç muamelesi görmekteydi.
*Bizde, özellikle 1960’lardan sonra hız kazanan siyasallaşma da kimliklerin daha çok siyasi aidiyet temelinde tanımlanmasına neden olmuştur. Birey, toplumda sürekli ulusal, dini ya da siyasal söylemleri üstlenen ve kimliği bu söylemlerce belirlenen bir özne olmaktan öteye gidememiştir.