Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası

İlk Baskı Yılı: 
Kategori: 
Kitap Hakkındaki Düşüncelerim / Yorum: 

Altını Çizdiklerim;

*Toplumsal çözülmelerin sayısız belirtileri vardır. Bunlar arasında şiddet suçları, kaza ve intiharlardaki artış; artan alkolizm ve uyuşturucu madde kullanımı; nihayet, öğrenme zaafiyetleri ve davranış bozukluklarıyla büyüyen çocukların sayısındaki artış sayılarbilir.

*Toplumsal patolojilerin (hastalıkların) yanı sıra, bütün önde gelen iktisatçı ve politikacılarıda şaşırtıcı görünen ekonomik anormallikleri de gözümüzle görür hale geldik.

*Çinli filozoflar, Tao dedikleri en yüce öz olan gerçekliği, sürekli bir akış ve değişim süreci olarak görüyorlardı.

*Çinlilerin görüşüne göre, Tao’nun bütün tezahürleri, doğadan ve toplumsal hayattan alınmış belli başlı zıt imgelerle ilişkili bulunan bu iki karşı arketipik kutbun birbirlerini dinamik olarak karşılıklı etkilemesiyle vücud bulmuştur. Bu karşıtlıkların ayrı kategorilere ait olmadığını, tek bir bütünün aşırı uçları olduğunu kavramak hayli önemli ve biz batılılar için hayli güç bir şeydir. Bu kavramların en iyi yorumlarından birini, Çin tıbbı konusundaki kapsamlı incelemesinde Manfred Porkert yapmıştır. Porkert’e göre yin, büzülen (constractive), uyumlu (responsive) ve tutucu (conservative) olan şeylere tekabül eder; oysa yang, yayılan (expansive), saldırgan (aggresive) ve zorlayıcı (demanding) şeylere tekabül eder.

*İyi olan yin veya yang değil, ikisi arasındaki dinamik dengedir; kötü ya da zararlı olansa dengesizliktir.

*Rasyonel düşünme doğrusal (linear), dikkati bir noktada yoğunlaştırıcı ve çözümleyicidir. Öte yandan sezgisel bilgi inkişaf etmiş bir farkındalık (bilinçlilik) durumunda doğan gerçekliğin, doğrudan zihinsel olmayan deneyimine dayanır.

*Zihinlerimizin içine çekilen bizler, bedenlerimizle “düşünme” tekniğini, bilme araçları olarak bedenlerimizi kullanma yöntemini unutmuş durumdayız. Böyle yapmakla da kendimizi doğal çevremizden kesip koparmış ve canlı organizmaların zengin çeşitliliğiyle bir arada nasıl ortaklaşa ve işbirliği içerisinde yaşanılacağını unutmuşuz.

*Doğanın sömürülmesi, bütün çağlar boyunca doğayla özdeşleştirilmiş bulunan kadının sömürülmesiyle el ele gitmiştir.

*1500 ve 1700 yılları arasında, insanların dünyayı anlama biçimlerinde ve bütün düşünce tarzlarında çarpıcı bir değişim oldu. 1500’lerden önce Avrupa’daki egemen dünya görüşü, çoğu başka uygarlıklarda olduğu gibi organikti. İnsanlar manevi ve maddi olayların karşılıklı dayanışmasıyla karakterize edilen ve bireyin ihtiyaçlarının topluluğunkilere tabi olduğu, organik ilişkilere dayanarak doğayı tecrübe eden küçük, ahenkli topluluklar içinde yaşarlardı.

*Ortaçağ bilim adamları çeşitli doğa olaylarının temelinde yatan amaçları araştırarak üstün değerler olan Tanrı, insan ruhu ve ahlakla ilişkili meseleleri ele alıyorlardı. Bu Ortaçağ tablosu, onaltıncı ve onyedinci yüzyılllarda köklü bir değişime uğradı. Organik, canlı ve manevi bir evren anlayışı, yerini makine tarzındaki dünya anlayışına bıraktı.

*Dünya Sağlık Teşkilatı’nca (WHO) verilen bir sağlık tanımıyla işe başlamak yararlı olabilir: “Sağlık, yalnızca hastalığın ya da sakatlığın olmayışı değil; komple bir fiziki, zihinsel ve toplumsal iyi olma (well-being) durumudur.”

*Standart psikiyatrik uygulama, belirtileri bastırmak suretiyle bu kendiliğinden iyileşme (şifa bulma) sürecine müdahale eder. Gerçek tedavi, hastayı duygusal açıdan destekleyici bir atmosfer sağlayarak iyileşmesini kolaylaştırmalıdır. Bir belirtiyi (semptom) oluşturan sürecin, bastırılmak yerine böyle bir atmosfer içinde kendini daha fazla göstermesi için imkan tanınacak; devam eden kendisini keşfetme süreci, benliğin tam anlamıyla yaşanmasına ve bilinçli bütünleşmesine yol açacak ve böylece sağaltım süreci tamamlancaktır.

*Psikolojide iki büyük okul ortaya çıktı. Davranışçılar, ruhun varlığını ya bilmezlikten gelerek ya da inkar ederek salt davranış incelemesi üzerinde yoğunlaşırken; yapısalcılar, ruhu içebakış aracılığıyla ele alıp, bilinci temel öğelerine ayrıştırmaya çalıştılar.

*Teorik kavramlar, Doğulu mistik geleneklerin temel meselesi değildir. Bu gelenekler, her şeyden önce bilincin dönüştürülmesine yönelik özgürleşme yollarıdır. Onlar uzun tarihleri boyunca, takipçilerinin kendi varoluşlarına, toplum ve doğal dünyayla ilişkilerine ilişkin bilinçlerini dönüştürecek hassas teknikler geliştirmişlerdir.

*Ondokuzuncu yüzyıl sinir sistemi incelemeleri, bir başka araştırma alanını, daha sonraki psikolojik teoriler üzerinde büyük bir etki bırakacak olan refleksolojiyi ortaya çıkardı.

*Bütüncü yaklaşım iki etkili okulu, gestalt psikolojisi ve işlevselciliği doğurdu.

*Psikanaliz hareketi, çoğunluğu Viyana’da Freud’un etrafındakiler olmak üzere pek çok yetenekli kişiyi kendisine çekti. Bu samimi çevre içinde zengin bir entelektüel alışverişin ötesinde çatışma, sürtüşme ve ayrılıklar da eksik değildi. Freud’un gözde tilmizlerinden bazıları, teorik anlaşmazlıklar nedeniyle hareketi terk ettiler ve Freud’cu modelin bazı noktalarda tadil edilmesi gerektiğini vurgulayarak, kendi okullarını oluşturdular. Psikanaliz hareketini terk edenlerin en ünlüleri Jung, Adler, Reich ve Rank’tır.

*Onaltıncı yüzyıla gelinceye kadar, hayatın dokusundan tamamen yalıtılmış hiçbir ekonomik fenomen mevcut değildi. Neredeyse bütün tarih boyunca yiyecek, giyecek, barınak ve öbür temel ihtiyaçlar, kullanım değeri amacıyla üretilmiş ve karşılıklılık esası üzerinden kabile ve gruplar arasında bölüşülmüştü. Bugünün, birbirine eklemlenmiş “global piyasaları”nı doğuran ulusal pazar sistemi, onyedinci yüzyıl İngiltere’sinde doğan ve oradan bütün dünyaya yayılan, nisbeten yeni bir olaydır.

*Merkantilistlerin ticaret bilançosu fikri -bir ulusun ihracatının ithalatını geçtiğinde zenginliğin artacağı inanışı-, daha sonraki ekonomik düşüncenin merkezi bir kavramı haline geldi.

*Sir William Petty ve merkantilistlerle birlikte John Locke da, modern ekonominin temellerinin atılmasına hizmet etmiştir.

*Fizyokrasi, “doğanın yönetimi” anlamına geliyordu ve fizyokratlar, merkantilizmi ve kentlerin büyümesini acı bir dille eleştirdiler. Onlar erken bir “ekolojik” görüş geliştirmek suretiyle, yalnızca tarım ve toprağın, gerçek servetin asıl kaynağı olduğunu ileri sürdüler. Fizyokratların önderi, Kraliyet Sarayı’nın cerrahı olan François Quesnay, tıpkı William Perry ve John Locke gibi bir hekimdi.

*“Ekonomi” diye yazıyordı Mill, “tek bir konuyla sınırlıdır: üretim ve servetin kıtlığı.” Bölüşüm ekonomik değil, siyasal bir süreçtir.

*John Stuart Mill, yalnızca ekonominin özünde ahlaki tercihlerin yattığını görmekle kalmadı; onların psikolojik ve felsefi etkilerinin de pekala farkındaydı.

*Kapitalist olsun komünist olsun, günümüz ekonomisinin belli başlı karakteristiklerinden birisi, büyüme konusundaki saplantıdır.

*Sürekli büyümenin gerekliliğine olan inanç, yang değerleri –ki bunlar yayılma, kendini kanıtlama ve rekabettir- üzerindeki aşırı vurgunun sonucudur.

*Büyümeye ilişkin topyekün saplantı, kapitalist ve komünist ekonomilerin giderek birbirine benzemesiyle sonuçlanmıştır.

*Büyümenin engelleyici, sağlıksız, hatta hastalıklı olduğu düşüncesi genellikle kabul edilmemiştir.

*Bireyler olsun, kurumlar olsun, modern teknolojinin harikalarıyla büyülenmişler ve her sorunun teknolojik bir çözümü olduğuna inandırılmışlardır.

*Bu çok-uluslu şirketlerin aktif değerleri, çoğu ulusun gayr-i safi milli hasılasından fazladır; iktisadi ve siyasal güçleri, ulusal egemenliği ve dünya para istikrarını tehdit ederek birçok ulusal hükümetlerin gücünü aşıyor.

*Büyük şirketlerinn yapısı, kökten insanlık dışıdır. Rekabet, zorlama ve sömürü, sınırsız büyüme tutkusuyla güdülenen faaliyetlerinin ortak özellikleridir.

*Büyük şirketler, belirli bir hacmi aştıklarında, insan kurumlar olma özelliklerini kaybederek makinaya benzer biçimde çalışmaya başlarlar.

*Büyüklüğün kriterinin insani boyutlarla karşılaştırılması gereklidir. Beşeri boyutlarla karşılaştırıldığında çok kocaman, çok hızlı ya da çok kalabalık olan şey, aynı zamanda çok büyüktür. Böylesi insani olmayan boyutlardaki yapılar, organizasyonlar ya da girişimlerle ilgilenmek zorunda olan insanlar, bireyselliklerini kaybetmiş, yabancılaşmış ve tehdit altında kalmış hissederler kendilerini; bu da, önemli ölçüde hayatlarının niteliğini etkiler.

*Aynı zamanda toplumsal olarak değeri küçümsenen ve her ne kadar hayati önemde iseler de, şiddetle kaçınılan marangozluk, su tesisatçılığı, terzilik ve her türlü onarım ve bakım işleri gibi basit becerilere de çok ihtiyaç vardır.

*Gerçekten de sağlık duygusu, organizmanın çeşitli öğeleri arasındaki ve organizmayla çevresi arasındaki bir denge duygusunu; fiziki, psikolojik ve ruhi bütünlük duygusunu içerir.

*Aşırı teknolojik büyüme, hayatın fiziki ve ruhi olarak sağlıksızlaştığı bir çevre yarattı.

*Bunların satışları, özellikle reçeteli psikoaktif ilaçların –sakinleştiriciler, yatıştırıcılar, uyarıcılar ve anti depresanların- son yirmi yıl zarfında, önceden kestirilemeyen bir oranda artmıştır.

*Fiziki, psikolojik ya da toplumsal kökenlerden kaynaklanan stresli hayat şartları, ilaçla tedavi edilmeye muhtaç hastalıklar gibi sunulur.

*Şamanist sağaltım teknikleri, genellikle psikolojik teknikleri fiziki hastalıklara uygulayan psikosomatik (Yunanca psyche “ruh” ve soma “beden”) bir yaklaşım izler.

*Şamanlar, modern psikologlarca keşfedilmeden yüzyıllarca önce grup paylaşımı, rüya analizi, telkin, hipnoz, yönlendirilmiş hayal gücü ve psikedelik tedavi gibi sağaltım sistemleri kullanndılar.

*Hipokrat tıbbı, kökleri Hellen döneminden de geriye uzanan kadim bir Yunan sağaltım geleneğinden doğdu. Yunan antikitesi boyunca sağaltım, esas itibairyle ruhi bir olay olarak düşünülmüş ve çeşitli tanrılarla temsil edilmiştir. İlk sağaltım tanrıları arasında en önemlisi Hygieia idi. Hygieia, yılan sembolüyle gösterilmişti ve burçta, o her şeyi iyileştirici olarak geçen Girit tanrıçası Athena’nın tezahürlerinden biriydi.

*Asclepius’un asası çevresinde halkalanan yılan, günümüze kadar Batı tıbbının sembolü olarak geldi.

*Hipokrat külliyatı’nın en önemli kitaplarından bir olan Havalar, Sular ve Yerler, bizim şimdilerde beşeri ekoloji üzerine bir inceleme diyeceğimiz nitelikte bir eserdir. Bu kitap, bireyin sağlığını su, hava ve gıdanın niteliği, arazinin topoğrafyası, yaygın olarak yaşayan alışkanlıklar gibi çevresel etkenler tarafından nasıl etkilendiğini çok ayrıntılı olarak ortaya koyar. Bu etkenlerde görülen ani değişikliklerle, hastalığın ortaya çıkışı arasındaki bağıntı vurgulanmış olup, çevresel etkenlerin anlaşılması, hekimlik sanatının temel noktası olarak görülmüştür.

*Sağaltım olayına gelince, Hipokrat “doğanın şifa dağıtan gücü” dediği canlı organizmalardaki sağaltıcı güçleri tesbit etti; hekimin rolü, sağaltım süreci için en elverişli şartları hazırlamak suretiyle bu doğal güçlere yardımcı olmaktı. İşte Yunanca therapeuin (dikkat etmek’)ten gelen “therapy” (tedavi) sözcüğünün orijinal anlamı budur.

*Klasik Çin tıbbının, şamanist geleneklerde kökleri olup, klasik dönemin iki temel felsefe okulu olan Taoizm ve Konfüçyusizm tarafından biçimlendirilmişlerdir.

*İlk Yunan bilginlerinden farklı olarak Çinliler, nedensel ilişkilerle derinden ilgilenmişler; daha çok nesneler ve olayların eş zamanlı kalıplar içinde ortaya çıkışına dikkat etmişlerdir.

*Çinlilerin sağlık anlayışındaki anahtar kavramlarından biri de dengedir.

*Yetersiz beslenme, uykusuzluk, hareketsizlik ya da kendi aile veya toplumuyla uyumsuzluk içinde bulunmak suretiyle vucut, dengesini yitirebilir ve böyle durumlarda hastalık vuku bulur.

*Klasik metinler, çevrenin etkilerine, aile ilişkilerine, duygusal sorunlar vb. eşit derecede ağırlık verirler; fakat bugünkü uygulayıcıların çoğu, tedavi sırasında hastalığın psikolojik ve toplumsal yönleriyle uğraşmazlar.

*Konfüçyüs sistemi, en başta toplumsal düzenin, sürdürülmesiyle ilgiliydi. Konfüçyüsçülüğe göre hastalık, toplumun kurallarına ve adetlerine uymamaktan kaynaklanabilirdi; fakat bir bireyin, sağlığını yeniden kazanmasının tek yolu, kendisini mevcut toplumsal düzene uyacak şekilde değiştirmekti.

*Galileo, Descartes ve Newton’dan itibaren kültürümüz, rasyonel bilgi, nesnellik ve nicelleştirmeye o kadar gömülmüş durumdadır ki, insani değerlere ve dengeye kuşkuyla bakmaktayız.

*Sağlık gerçekten birbirine dayalı fiziki, psikolojik ve toplumsal yönleri olan çok boyutlu bir olaydır.

*Stres, organizmanın, çevresinin etkilerine verdiği tepkinin yarattığı bir dengesizliktir. Geçici stres, hayatın asli bir parçasıdır. Zira organizmayla çevresi arasında sürüp giden etkileşim, çoğu kez esnekliğin geçici olarak yitirilmesiyle son bulur.

*Uzun süre azalmadan devam eden stresin yarattığı daimi dengesizlik, uykusuzluk gibi fiziki ve kas gerginliği, kaygı, hazımsızlık gibi psikolojik belirtilerle ortay çıkar ki, bunlar gerçekten hastalığa yol açar.

*Fiziksel ve ruhi süreçler arasındaki yakın karşılıklı ilişki, geçmiş çağlar boyunca biliniyordu.

*Psikolojik yönler ağır bastığında, hastalığa genellikle ruhi hastalık denilir.

*Doğu’nun felsefi ve dini gelenekleri, ruh ve bedeni daima bir bütün olarak görme eğiliminde olmaları nedeniyle, bilince fiziki düzeyden yaklaşma tekniklerinin Doğu’da geliştirilmiş olması şaşırtıcı olmasa gerekir.

*Rahatlatıcı olarak düşünülen televizyon seyretme, oturma, alkol alma gibi pek çok faaliyet, stresi ya da ruhi kaygıyı azaltmaz. Derin rahatlama psiko-fizyolojik bir süreçtir ki, tümüyle etili olması için düzenli bir biçimde uygulanması gerelidir. Doğru nefes alma, rahatlamanın en önemli yollarından olup böylece tüm stres düşürme tekniklerindeki en hayati öğelerden biridir.

*Stresle başa çıkma tekniklerinden en bilinen ve kapsayıcı olanı, Alman psikiyatrist Johannes Schultz’un 1930’larda geliştirdiği otojenik eğitim diye bilinen bir yöntemdir. Bu, ruhi ve fiziki işlevleri bütünleştiren derin rahatlama durumlarını elde etmek üzere tasarlanan bazı özgün egzersizlerle birleşmiş bir tür kendi kendini hipnotize etme tekniğidir.

*Psikolojik tipler teorisinde Jung, farklı bireylerde, farklı derecelerde ortaya çıkan ruhun dört karakteristik işlevini –duyma, düşünme, hissetme ve sezgi- tesbit eder.

*Maslow, insanoğlunda iyi olanı değil, kötü olanı gözlemeye dayalı düşüncelerin çarpıtılmış bir insan doğası anlayışıyla sonuçlanmaya mahkum olduğunu öne sürmektedir.

*Psikolojide çoğunlukla Gestalt ilkesiyle ilişkili olan bütünsel görüş, nasıl fiziki organizma parçalarına bakılarak çözümlenmek suretiyle anlaşılmazsa; aynı şekilde ruhun özellikleri ve işlevlerinin, yalıtılmış unsurlarına indirgenerek kavranamayacağını ileri sürer.

*Psikoterapistler, ruhi sıkıntıların, çoğunlukla toplumsal ilişkilerin çöküşünden kaynaklandığının farkına varmaya başlamışlardır.

*Psikolojide uç bir örnek, tamamen ölçülebilir işlevler ve davranış kalıpları ile uğraşan ve sonuç olarak varlığını inkar ettiği bilinç hakkında bir görüş ortaya koyamayan davranışçılıktır.

*İyi bir terapistin temel özellikleri, içtenlik ve samimiyet, duygu ve sempati gösterme yeteneği ile başka bir insanın yoğun deneyimlerine katılma isteği gibi kişisel nitelikler olmalıdır.

 

homeopatlar; hastalığı benzeri bir hastalıkla tedavi eden doktorlar.