
*Düzenli olma arzusunun cazibesine kapılmayıp karmaşaya biraz ayak uydurarak çok daha iyi işler başarabileceğimizi göstermek için yazıldı, bu kitap.
*Bir patronun her çalışanın masa düzenini kontrol etmesi, bir takım liderinin takımda herkesin iyi geçinmesi için uğraşması... Her gün e-posta kutumuzu düzenlerken, hayatımızın aşkıyla tanışmayı vadeden internet sitelerinde türlü türlü sorular yanıtlarken, çocuklarımızı mahallede koşuşturmaları için sokağa salmak yerine gözümüzün önünde oynasınlar diye parka götürürken hep bu düzen arzusuna kapılıyoruz aslında.
Ama bazen, bizi tatlı sözlerle kandıran düzenin öyle bir içine çekiliriz ki karmaşanın -düzensizliğin, plansızlığın, belirsizliğin, doğaçlamanın, mükemmel olmayanın, saçmalığın, basitliğin, rastgelenin, çeşitliliğin ve hatta pasaklılığın- değerinin farkına varmayız. Önceden yazılmış konuşma metni odadakilerin enerjisine uymaz, stratejisine sadık komutan daha atik düşünen bir düşman tarafından şaşırtılır, ölçülebilir hedefler hile yapmaya teşvik eder, masaları derli toplu ofis çalışanları aciz ve isteksiz hissederler, gruba dışarıdan katılan kişi takımda sürtüşmelere yol açar ama takıma yeni bir bakış açısı da kazandırır. E-posta kutusu dağınık bir işçi daha çok işi halleder, internet sitelerindeki soruları yanıtlamayı bıraktığımızda hayatımızın aşkını buluruz, mahallede top oynayan çocuklar daha çok eğlenir, yeteneklerini keşfeder ve ayrıca sandığımızdan daha az kaza geçirirler.
*Gelişme arzusu insanın doğasında var. Yani aslında hepimiz tırmanmaya hazır doğduk. Hobi edinmek, dil öğrenmek, makale yazmak ya da işletmemizi büyütmek... Neyle meşgul olursak olalım, her değişimin pozitif olmasını istememiz son derece normal.
*2014 yılında Londra yer altı sisteminde çalışan işçilerin bir kısmı iki gün grev yaptı. Grev yüzünden 270 metro istasyonunun 171’i kapatıldı ve işe gitmeye çalışanlar otobüs, tramvay ve açık kalan metro istasyonları arasında alternatif bir rota belirlemek zorunda kaldı. Birçok Londralı, tüm toplu taşıma araçlarında geçerli olan elektronik kartlar kullanıyordu. Grev süresince bu kartlardan toplanan verileri inceleyen üç ekonomist şunu keşfetti: Birçok Londralı, istemeden de olsa işe gitmek için kendilerine yeni rotalar belirlemişti ancak grev sonunda herkes alışık olduğu rotaya geri dönmedi. Her yirmi kişiden biri, grev süresince kullandığı rotayı kullanmaya devam etti. Muhtemelen bu rotanın çok daha kısa, ucuz ya da başka bir açıdan eski rotadan çok daha iyi olduğunu keşfetmişlerdi. Genelde her gün işe gidip gelen kişilerin iş yerine giden en uygun rotayı seçtiğini düşünürüz ancak durum böyle değil. Görmezlikten gelemeyeceğimiz kadar büyük bir azınlık, yıllardır her gün gidip geldikleri yola bir anda daha iyi bir alternatif buldular. İhtiyaçları olan tek şey, onları sarsıp daha iyiyi aramaya yönlendirecek itici bir güçtü.
*En başarılı bilim adamları en çok alan değiştirenlerdi. Bu, katkıları uzun soluklu ve etkili olan araştırmacılar, ilk yüz makalelerini yayımladıkları süre zarfında araştırma konularını ortalama kırk üç kez değiştirmişlerdi. Verimli kalmak isteyen bilim adamları sürekli alan değiştiriyordu. Erez Aiden, sandığımız kadar aykırı bir insan değil aslında. Brian Eno’nun dediği gibi, yaratıcılığın en iyi arkadaşı uyanık olmaktır ve hiçbir şey, bilmediğiniz yerlerde gezinmek kadar dikkat kesilmenizi sağlamaz.
*Aynı anda birkaç projede çalışmak dikkat dağıtıcı gibi görünse de aslında çeşitlilik odaklanmamıza yardımcı olur, tıpkı bölge halkının sıradan bulacağı detayların bir turistin ilgisini çekmesi gibi.
*Çünkü bir takım ancak en güçsüz üyesi kadar güçlüdür. Takım dışında kalan herkes, yalnızca takımın dikkatini değil, birliğini de tehdit ediyordu çünkü takımı gevşemeye itebilirlerdi.
*Oyun sektörü farklı becerileri olan kişileri bir araya geldiği bir alandır: çizerler, müzisyenler, seslendirme sanatçıları, beraber çalışacakları yazılım mühendisleri, finans ve pazarlama elemanları... Bunun yanı sıra teknik imkanlar da sürekli gelişiyor ve pek çok oyun, son teknolojinin sağladığı avantajlar sonuna kadar kullanılarak tasarlanıyor. Tıpkı bir Hollywood filmi gibi, oyun tasarımı da serbest çalışanların ve alanlarında uzman diğer elemanların bir araya geldiği uzun süren ama geçici bir iş. Günümüz iş hayatında birçok proje, bir matematik problemi çözmek ya da olimpik madalya kazanmak gibi değil, daha çok bir bilgisayar oyunu tasarlamak gibi.
*Deneye ve gözleme dayalı veriler gösteriyor ki çeşitlilik oranı yüksek şehirler daha üretken, farklı yöneticilerin beraber aldığı kararlar daha iyi ve birçok yenilikçi şirket başarısını çeşitliliğe borçlu. Bu sonuçların arkasında şu mantık yatıyor: En zeki insan bile karmaşık bir sorunla karşı karşıya kaldığında duvara toslayabilir. Farklı görüş ve yetenekleri olan kişilere danışmak ise bu duvarı yıkmamızı sağlar – bu görüş ve yetenekler ortalama ya da uçuk olsa bile. “Herkesin düşünce yapısının aynı olduğu bir ortamda, herkes aynı noktada takılıp kalacaktır.” diyor Scott Page. Ancak problem çözme yetileri farklı olan insanlar farklı noktalara takılır. “Biri elinden gelenin en iyisini yapar, diğeri onun kaldığı noktadan devam eder.”
*İnsanlar, fikirlerine karşı çıkılacağına inandıklarında kendi fikirleri üzerinde daha çok kafa yorar.
*Homojen gruplar daha verimsizdi ve grup daha laubali çalışıyordu. Onlar daha çok eğleniyorlardı; sohbetleri daha doğal olduğu ve çaba gerektirmediği için verilen görevin de böyle olduğunu düşünüyorlardı.
*Teoride günümüz dünyası farklı konuşan, farklı bakış açıları ve fikirleri olan insanlarla tanışmak için bize geçmişe kıyasla çok daha fazla fırsat sunar. Seyahat ücretleri daha düşük, iletişim bedava ve dünyanın her yerinden insanlara erişip daha önce kurulması mümkün olmayan anlık sosyal köprüler kurabiliyoruz. Peki, biz bu fırsatları nasıl değerlendiriyoruz?
*Bir çalışmada kişilik testleri ve dikkatli gözlemler kullanılarak denekler yaş, statü, cesaret, meraklılık, sorunları tek başına çözme ya da aksine gözlem ve taklit ile çözme gibi kategorilere ayrıldılar. Denekler kendilerine benzeyenlerle arkadaş oldu: Meraklılar meraklılarla, cesurlar cesurlarla, gençler gençlerle ve yaşlılar yaşlılarla arkadaş oldu ve yüksek statü sahipleri beraber takıldılar. O zaman bu araştırma neden ilginç olsun diyebilirsiniz: Çünkü araştırma babunlar üzerinde yapıldı.
*Önümüze kime güvenmemiz, kiminle arkadaşlık etmemiz ve kimi dinlememiz gerektiğine dair yeni seçenekler çıkar ve bu seçenekleri, bizim gibi düşünen daha çok insanı etrafımızda toplamak için kullanırız. Geniş bir toplumsal haritanın sadece güvenli bir köşesini keşfediyoruz. Kocaman bir kampüste gidip bize benzeyen insanları seçiyoruz. Yeni insanlar tanımak için gittiğimiz tanışma etkinliklerinde zaten tanıdığımız kişilerle takılıyoruz.
*İnsanlara, birlikte çözmeleri gereken önemli bir sorun verirseniz anlaşmazlıklarını bir kenara bırakacaklardır. İyi bir problem, içinde çözümünü barındıran problemdir. İnsanları tanışma toplantılarına çağırıp kadehlerle ortalıkta dolaşmalarını seyretmek ya da takım olsunlar diye boş oyunlar oynatmaktansa, onlara birlikte halletmeleri gereken bir sorun, bir görev verin – takım olmadan asla başaramayacakları bir görev.
*Steve Jobs, doğru binanın bir kültüre büyük katkıları olacağına inanıyordu.
*Çalışanlar ofisi beğenmezlerse şirketi de beğenmiyorlardı ve yaptıkları işi gönülsüz yapıyorlardı. İş yerinin fiziksel yapısı çok önemli; bitki ve tablolar gibi dekorasyonlar çalışanları mutlu ederek ofis içi verimi artırıyor.
*Hazırlık yapmanın önemli olduğunu görüyoruz ancak bazen, doğaçlamanın karmaşık yapısını da benimsemek gerek.
*Doğaçlama yapan kişiler bilinç kontrol merkezini baskılayarak bilinçsizce, serbest hareket ediyor. Çoğumuz gün içerisinde beynimizi sansürleriz. Kurallara ve standartlara uyarız. Kibar olmaya çalışırız. Genelde insanlara küfür etmeyiz ya da yumruk atmayız. Bunlar kendini kontrol etme yetisi isteyen eylemler – sonuçta, gerçekten bir yumruğu hak edenlerle karşılaşmıyor değiliz. Bu yüzden oto-sansür, insan için son derece yararlı bir mekanizma. Ancak Charles Limb diyor ki yararlı şeylerin bile fazlası zarar. “Beyninizi çok fazla sansürlediğinizde yaaratıcılığınız zarar görüyor. Doğaçlama esnasında ise beyin, düşünceleri baskılamayıp kendini serbest bırakıyor.”
*Dinlemek sözde kolaydır. Ancak eyleme döktüğünüzde göreceksiniz ki aslında hiç o kadar kolay değil.
*Amazon, tekrar tekrar aynı döngüyü yaşadı: Hızlı hareket et, para kaybet, yarattığın talebi karşılamakta zorlan ancak sonunda tüm pazarın hâkimi ol.
*Ortada bariz bir fırsat varsa değerlendirilmeliydi, detaylara kafa yormak sonraki işti.
*Tüm bu olaylardan çıkarılacak ders şu ki performansı ölçmenin – ve ne olursa olsun performansı artırmayı nihai hedef kılmanın – her zaman beklenmedik yan etkileri vardır.
*Kendini geliştirmek isteyen her birey, kurum ve kuruluş koyduğu hedeflerin esiri olmamayı öğrenmelidir.
*Karar verme işini algoritmalar yapınca insanlar kendilerini geliştirmeyi bırakıyorlar. Algoritmalar başarısızlığın nedenlerini teşhis etmeyi zorlaştırıyor. İnsanlar algoritma kullandıkça muhakeme yetenekleri zayıflıyor ve o algoritmaya bağımlı hale geliyorlar. Bu bir kısır döngü. Karar verme işini algoritmalara yükledikçe insanlar pasifleşiyor ve zihinsel çevikliklerini kaybediyor.
*Her işi biraz bilen hiçbir işin ustası olamaz sözü, bir alanda uzman olmak varken birçok alanda ortalama olmanın koyduğumuz hedefleri kısıtlayacağı düşüncesini ifade ediyor. Evet, belki birey için bu doğru ama şehirler ve ülkeler için değil. Farklı alanlara yayılmış ekonomiler genelde bu alanların hepsinde başarılı oluyor. Zenginliğin yolu çeşitlilikten geçiyor – ve ileride bizi nelerin beklediğini bilmediğimiz bir dünyada ayakta kalmanın da.
*İnsanoğlu olarak biz düzeni seviyoruz, düzene hayranız. Karmaşanın iyi olan her şeyin yan ürünü ve hatta bazen iyi olanın ta kendisi olduğunu her halükârda inkâr ediyoruz.
*Yapılacaklar listemizi hazırlamakla harcadığımız zamanı listedekileri gerçekleştirmeye ayırsak, yapılacaklar listesi hazırlamamıza gerek kalmaz. Tabii ki tüm listeleri kaldırıp atamayız. Kütüphanecilik gibi bazı alanlarda özel referans sistemleri ve şantiye, ameliyathane gibi çalışma sahalarında özenle hazırlanmış kontrol listeleri bulunması gerekir. Ancak çoğumuz kütüphaneci ya da cerrah değiliz ve düzene duyduğumuz güven abartılı.
*Aylık planlar yapan grup ise müthiş bir ders çalışma motivasyonu gösteriyordu – başta haftada 25 saat çalışan öğrenciler 10 haftalık programın son haftalarında daha da sıkı çalışır olmuşlardı. Sonuçlar çok ilginçti – aylık planların sağladığı motivasyon günlük planlarınkinin iki katıydı. Program bittikten sonra bir yıl boyunca öğrencilerin çalışma alışkanlıklarını ve notlarını takip eden araştırmacılar öğrencilerin deney boyunca edindikleri alışkanlıkları devam ettirdiklerini gözlemlediler. Buna göre aylık plan yapan grubun başarı oranı epey artmışken plan yapmayan grup yerinde sayıyor, günlük plan yapan grup ise akademik başarı ölçeğinde hiç olmadığı kadar aşağı düşüyordu.
Çünkü beklenmedik bir şey olduğunda günlük planlarınızı buna göre ayarlayamazsınız. Her zaman hiç hesapta olmayan bir şey ortaya çıkar: Grip olursunuz, evde oturup tesisatçı beklemeniz gerekir, başka şehirde yaşayan arkadaşınızın sizin yaşadığınız yere yolu düşmüştür, görüşelim der vs. Esnek plan yaparak ya da hiç yapmayarak bu engel ve fırsatlara uyum sağlamak mümkündür.
Daha az plan yapıp daha esnek olarak her türlü duruma uyum sağlamak mümkün. Her detayını ilmek ilmek ördüğümüz ince planlar birer birer sökülür ve lime lime olur. Günlük planlar ne kadar düzenli olursa olsun, hayat karmaşıktır.