
Altını Çizdiklerim;
*Önümüze bazı seçenekler sunulmasının iyi olması, daha fazla seçenek sunulmasının daha iyi olacağı anlamına gelmez.
*İnsanlar asla rahatlayıp başarmış oldukları şeyin tadını çıkaramıyorlar. Durmadan, sıradaki büyük fırsat için uyanık olmak zorundalar.
*Her hareketimizin dikkatlice düşünülen bilinçli seçimler olmasının ağırlığına hiçbirimiz katlanamazdık.
*Hepimiz hata yapmaya müsaidiz, ama hepimiz aynı hataları yapmaya müsait değiliz, çünkü deneyimlerimiz farklı.
*Şirketler yüksek fiyatlı modellerinin neredeyse hiçbirini satamıyor olsalar da, böyle modeller üreterek inanılmaz karlar elde edebilirler, çünkü söz konusu modeller insanları daha ucuzlarını almaya teşvik ediyor.
*En iyiyi arayan olmanın alternatifi, “tatminli” olmaktır. Tatminlilik, yeterince iyi olanla yetinmek ve daha iyisinin olabileceği ihtimaline takılmamaktır.
*Düşünüldüğünde çekici gelen birçok şey, pratikte o kadar da cazip görünmeyebilir.
*Seçim yapma ve özerklik konusunda şunu da bir kenara not etmek gerekir ki, birçok yönden, sosyal ilişkiler özgürlüğü, seçenekleri ve özerkliği azaltıyor.
*En sevdiğiniz İtalyan restoranında mı yer ayırtsanız, yoksa şu yeni açılan küçük lokantada mı? Göl kenarındaki kır evini mi kiralasanız, yoksa hiç düşünmeden Tuscany’ye mi gitseniz? Mevcut internet sağlayıcınızla mı devam etseniz, yeni bir servis sağlayıcıya mı geçseniz? Faizi daha düşük bir kredi kartı mı edinseniz? Şu yeni çıkan bitkisel ilacı deneseniz mi acaba? Seçim yapmak için harcanan zaman, iyi bir arkadaş, iyi bir eş, iyi birer anne baba ve iyi bir kurum üyesi olmak için harcanabilecek zamandan çalınmış zamandır.
*Görünüşe göre, daima seçim şansı istediğimizi düşünüyoruz, ama ona gerçekten sahip olduğumuzda, bu hoşumuza gitmeyebiliyor. Aynı esnada, hayatın giderek daha fazla alanında seçim yapmak zorunda kalmak, bize sandığımızdan çok daha fazla sıkıntı veriyor.
*Karar aşamasında bazı şeylerden vazgeçme zorunluluğuyla yüz yüze kalmak insanları mutsuz ediyor ve kararsızlığa sürüklüyor.
*Alternatiflerin sayısı arttıkça, kararların beraberinde gelen fedakarlık zorunluluğu da artıyor.
*Bir seçeneğin, her yönüyle geri kalan tüm seçeneklerden daha iyi olması nadir rastlanan bir durumdur. Seçim yapmak, neredeyse daima değer taşıyan başka bir şeyden vazgeçmeyi gerektirir.
*Birçok cazip seçenek olmasının anlamı, artık hata için bir mazeret bulanamayacağıdır.
*Dünyayı olduğu gibi görmek yerine, olabileceği şekilde hayal etme durumuna koşullu önermelerle düşünme denir.
*Yukarıya dönük gerçek dışı düşünceler, gerçekte olandan daha iyi imgelemlerdir, aşağıya dönük gerçek dışı düşünceler ise gerçekte olandan daha kötü imgelemlerdir.
*Zihinleri, herhangi bir gerçek alternatifi daha az cazip gösterecek gerçek dışı düşüncelerle dolduranlar, en iyiyi arayanlardır.
*Kendimize elimizdekilerle mutlu olmayı hatırlatabiliriz. Bu, ebeveynlerden ya da rahiplerden duyulup da bir kulaktan girip ötekinden çıkan basmakalıp bir öneri gibi görünebilir. Ama minnettarlığı düzenli olarak deneyimleyip ifade eden kişiler fiziksel olarak daha sağlıklılar, gelecek hakkında daha iyimseler ve hayatlarından daha memnunlar.
*Minnettarlık deneyimi doğrudan kontrol edebileceğimiz bir şeydir. Minnettarlığı deneyimlemek ve ifade etmek, pratik yaptıkça kolaylaşır.
*Maddi ve sosyal koşullarımız yükseldikçe, kıyaslama standartlarımız da yükselir.
*Seçeneklerin çoğalması, engellenemez bir şekilde, beklentilerin yükselmesine sebep oluyor.
*Sosyal psikologlar yukarıya dönük sosyal kıyaslamaların kıskançlık, düşmanlık, negatif ruh hali, hayal kırıklığı, eksilen özgüven, azalan mutluluk ve stres semptomları yarattığı bulgulardır. Aynı şekilde, aşağıya dönük sosyal kıyaslamanın ise özgüveni artırdığı, pozitif ruh halini yükselttiği ve kaygıyı azalttığı bulgulandı.
*Kaçınılmaz sosyal kıyaslamalara girdiğimiz zaman, kendimizi kimlerle kıyaslıyoruz? Geçmişte, bu tür kıyaslamalar mecburen sınırlı olmak zorundaydı. Komşularımıza ve aile üyelerine bakardık. Yakın sosyal çevremiz dışındaki insanlarla ilgili bilgiye erişme şansımız yoktu. Ama iletişim teknolojilerindeki gelişmeye bağlı olarak neredeyse herkesin herkesten haberi oldu.
*Kırk yıl önce, şehrin mavi yakalılar bölgesinde yaşayan biri orta-alt sınıf gelirinden memnun olabiliyordu çünkü bu gelir ona etrafında gördüklerinden çok da farklı olmayan bir yaşam sağlıyordu. Çevresinde statüsünü yükseltme arzusunu alevlendirecek çok az şey vardı. Ama artık öyle değil. Bu kişi şimdi varlıklı insanlarn nasıl yaşadığını her gün sayısız kere görüyor. Karşılaştırmanın bu kaçınılmaz evrensel ve gerçek dışı yüksek standardı, orta veya daha alt seviyede olanlarımızın duyduğu tatmini, gerçek koşullarımız iyileşse bile, azaltıyor.
*Nadir ve yüksek derecede arzulanan ticari malların eşitsiz dağılımına dayalı sosyo-ekonomik sistemimiz, doğası gereği insanları sürekli sosyal kıyaslama ve tatminsizlik içeren hayatlara itiyor.
*En iyiyi arayanlar en iyisini ister, ama en iyisine sahip olduğunuzu kıyaslama dışında neyle anlayabilirsiniz ki? Her gün önümüze daha fazla seçenek konulduğu düşünülürse, “en iyiyi” belirlemek son derece zordur. Dolayısıyla, en iyiyi arayanlar değerlendirmelerinde başka insanların deneyimlerinin kölesi haline gelirler.
*Kadınların aşırı zayıf olması idealini yücelten kültürlerde (örneğin İsveç, İngiltere, Çekya ve ABD) yeme bozukluğu (blumia ve anoreksiya nevroza) oranları, bunu yüceltmeyen kültürlere oranla çok daha yüksek.
*En iyiyi arayanlar, kaçan fırsatlar, pişmanlık, adaptasyon ve sosyal kıyaslamadan olduğu gibi, yüksek beklentilerden ve kendi kendini suçlama durumundan da, tatminlilere oranla daha fazla acı çekerler.
*Belki de yaş ve deneyim insanlara beklentilerinde gerçekçi olmayı ve yeterince iyiyle tatmin olmayı öğretiyordur.
*Hayatta başarılması gereken asıl şey, sosyal ilişkilerde doğru davranmaktır. Dürüstlük ile nezaket, cesaret ile tedbirlilik, teşvik ile eleştiri, empati ile tarafsızlık, yöneticilik ile özerkliğe saygı arasındaki dengeyi bilmektir.