
Altını Çizdiklerim;
*Statü, kişinin toplumdaki konumunu ifade eder. Sözcüğün kökeni Latince “ayakta duruş” anlamına gelen statum fiilidir.
*Statü, dar anlamıyla, kişinin bir gruptaki resmi ya da mesleki duruşunu belirtir. Fakat daha geniş anlamıyla statü, kişinin dünyanın gözündeki değerini, önemini ifade eder.
*Tarih boyunca toplumların yüksek statüye layık gördüğü gruplar çeşitlilik gösteriştir: avcılar, savaşçılar, köklü aileler, rahipleri şövalyeler, doğurgan kadınlar. Batı’nın statü anlayışı 1776’dan bu yana giderek artan bir oranda maddi başarıyla bir tutulur olmuştur.
*Merdivendeki konumumuz bizim için çok önemlidir çünkü benlik imgemiz başkalarının bizi nasıl algıladığıyla birebir alakalıdır. Nadir istisnalar dışında (Sokrates ve İsa gibi), hepimiz kendimize tahammül edebilmek için dünyanın bize saygı duyduğuna dair bir takım işaretler arar, onlara bel bağlarız.
*Taşıdığımız endişenin üstesinden gelmenin en iyi yolu onu anlamaya ve ondan bahsetmeye çalışmak olmalıdır.
*Sevgi, bir kişinin bir başka kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir. Sevgi görmek, ilgi odağı olduğumuzu hissetmek demektir. Seviliyorsak eğer, varlığımızın farkına varılır, adımız anımsanır, görüşlerimiz dinlenir, başarısızlıklarımıza hoşgörüyle bakılır, ihtiyaçlarımız karşılanır.
*Sevilen kişi başkalarının iyi niyetli ve sevgi dolu bakışları altında korunuyor olmanın tadını çıkarır.
*Zengin insanların para biriktirmelerinin nedeni paranın kendisi kadar onu biriktirme süreci sonucunda edinecekleri saygının peşinde olmalarıdır.
*“Ego”muz ya da kendi kendimizi algılayışımız hava kaçıran bir balona benziyor: sönmemesi için sürekli sevgiye ihtiyaç duyuyor, hor görülmeler ve görmezden gelinmelerse onu pıs diye söndürebiliyor.
*“Snop” sözcüğü ilk olarak 1820’lerde İngiltere’de kullanılmaya başlandı. Söylenene göre o zamanlar Oxford ve Cambridge üniversitelerinde sıradan öğrencileri aristokrat öğrencilerden ayırabilmek için adların hemen yanına sine nobilitate (soylu olmayan) ya da kısaca s.nob diye not düşülürmüş. Sözcüğün kökeni bu s.nob kısaltmasına dayanıyor.
*Kendi duruşundan emin olan kişilerin etrafındakileri aşağılamak gibi huyları yoktur. Kendini beğenmişlik ve kibrin asıl nedeni derin bir korkudur.
*Barok şatafat aşağılanmanın ve hor görülmenin baskısını ensesinde hisseden kişilerin bıraktığı bir mirastır; bu kişiler sevgiye ulaşmak için yalın benliğin bir işe yaramadığını kestirmiş, yalın benliğin üzerine ekledikçe eklemiş, sonunda onu böylesi şatafatlı bir hale getirmiştir.
*Ortaçağda ve modernite öncesinde Avrupa nüfusunun büyük bir kısmını çiftçiler oluşturuyordu.
*Bize en dayanılmaz gelen başarılar, sözde eşit olduğumuz kişilerin başarılarıdır.
*Eşitsizlik, toplumdaki genel kural olduğunda, büyük eşitsizlikler hiç dikkat çekmez. Ancak her şey aşağı yukarı birbirinin dengi olmaya başladığında, en ufacık farklılıklar bile göze çarpar… İşte tam da bu yüzden, demokratik toplumların bolluk içinde yaşayan bireyleri tuhaf bir melankolinin kucağında bulurlar kendilerini. En sakin ve kolay şartlarda bile, yaşama karşı duyulan bir tiksinme hissi yapışır yakalarına.
*Toplumda eşitsizlik vardı belki ama bireylerin ruhları saygısızlığa ve kötü muameleye maruz kalmıyordu.
*William James’e göre kendimizden hoşnut olabilmemiz için her kalkıştığımız işte başarılı olmamız gerekmiyordu. Bir işte başarısız olmak canımızı sıkıyorsa eğer, bunun nedeni, o işe bütün gururumuzu ve kendimize duyduğumuz saygıyı yüklememizdi. Bunları yüklediğimiz halde, bir hedefe ulaşamamak çok daha büyük bir yıkıma neden oluyordu. Neyin zafer, neyin yenilgi olduğunu belirleyen, koyduğumuz hedeflerdi.
*Beklentilerimizdeki artışlar, aşağılık hissi duyma riskini de arttırmış oluyor. Ya daha fazla başarı elde etmeye çalışacağız ya da beklentilerimizin sayısını azaltacağız. William James ikinci yolu tercih etmenin faydalarından bahseder.
*“Beklentilerden vazgeçmek, en az onları yerine getirmek kadar ferahlatıcı bir yoldur. Kişi, bir konuda aslında bir hiç olduğunu kabul ettiği an yüreğinde tuhaf bir hafiflik ve ferahlık oluşur. Kişinin kendi benliğine yüklediği her şey, bir başarı olmanın yanı sıra, bir yüktür de aslında.
*Ne yazık ki Batı toplumları bireyleri beklentilerden vazgeçme yönünde cesaretlendirmez. Batılı bir birey fakir olduğunu, hiçbir zaman ünlü olamayacağını, yaşlı ve şişman olduğunu kendine kolay kolay itiraf edemez. Toplumda oluşan genel hava, atalarımızın akıllarına bile getirmeyecekleri etkinliklere ve hedeflere yatırım yapmaya zorlar bizi. William James’e göre bu toplumlar bizim beklentilerimizi büyük ölçüde arttırarak, kişinin kendine yeterli derecede saygı duymasını neredeyse olanaksız hale getirirler.
*Beklentilerin karşılanamayacağı hissi, ahirete duyulan inancın erozyona uğramasıyla daha da belirginleşmiştir. Bu dünyada yaşadıklarımızın, sonsuza uzanan varlığımızın bir başlangıcı olduğuna inananlar, ruhlarında en ufak bir kıskançlığın bile yeşermesine izin vermezler; ne de olsa başkalarının başarıları dünyevidir, sonsuz yaşamın koşullarında varolmayacak geçici bir olgudan ibarettir.
*On dokuzuncu yüzyıldan itibaren Batı’daki kitapaçılarda kendi kendilerini yetiştirmiş, kendi çabalarıyla başarıya ulaşmış kahramanların yaşamöykülerini anlatan kitaplar türedi. Henüz “olmamış” kişilere “nasıl olunacağını” anlatan, onlara bir yığın tavsiye sunan, kişisel dönüşümün, birdenbire edinilen servetin ve kocaman mutlulukların yolunu açayım derken okurları daha da büyük bir hüznün kucağına bırakan kitaplardı bunlar.
*Jean-Jacques Rousseau’nun savı zenginlikle ilgili bir teze dayanıyordu: zenginlik, illa ki çok şeye sahip olmak anlamına gelmiyordu aslında. Zenginlik, sahip olmak istediğimiz şeylere sahip olmak demekti. Varlıklı olmak mutlak bir kavram değildi, arzuya bağlıydı ve göreceliydi. Paramızın yetmediği bir şeyi arzuladığımızda fakirleşiyorduk; kaynaklarımız her ne olursa olsun. Ve elimizdekilerle yetinebiliyorsak eğer zengindik aslında, sahip olduklarımız ne kadar az olursa olsun.
*Rousseau’a göre insanları zengin etmenin iki yolu vardı: onlara daha çok para vermek ya da arzularını sınırlandırmak. Modern toplumlar ilk bakışta ilk seçeneği gerçekleştirirmiş gibi görünmüşlerdi; ancak bireylerin iştahını sürekli tetikleyerek, başarılarını yetersiz kılmışlardır.
*Modern dünyada, geçmişe göre gelirimiz daha fazlaymış gibi görünebilir; ancak modernitenin getirdiği zenginlik yalnızca görüntüdedir. Aslında artık daha fakiriz; çünkü beklentilerimiz fena halde tetiklenmiş, paramızın yettiğiyle elde edebildiklerimiz arasında derin bir uçurum oluşmuştur. Modern toplumlar, yabanıl bir insana göre çok daha güçlü bir mahrumiyet hissiyle baş başa bırakır bizi.
*Atalarımızın sahip olduğundan çok daha fazlasına sahip olabileceğimiz beklentisinin ağır bir bedeli olmuştur: olabileceğimizle o anda olduğumuz arasındaki aşılamaz mesafenin doğurduğu sonu gelmez bir endişe yakamızı bırakamaz olmuştur artık.
*Tanrının gözünde dünyevi statünün ahlaki değeri yoktur.
*Kişinin mevkii ve değeri arasında hiçbir bağ olmadığı düşüncesi yüzyıllar boyu sürdü gitti; bunun sonucu olarak kişilerin toplumsal konumunu belirleyen etmenler, kan bağı ve ailelerin maddi durumu oldu. Sonuç olarak Batılı toplumlar, ülkelerini doğru dürüst yönetemeyen krallarla, eyaletleriyle başa çıkamayan lordlarla, savaşın ilkelerinden habersiz kumandanlarla, efendilerinden daha zeki çiftçilerle ve hanımefendilerden daha bilgili hizmetçilerle doldu taştı. Bu durum on sekizinci yüzyılın ortalarına kadar değişmedi; ta ki birileri çıkıp babadan oğula miras ilkesini sorgulamaya başlayana kadar.
*Thomas Paine İnsan Hakları (1791) adlı eserinde “Edebiyatın ve bütün bilimlerin miras ilkesine göre işlediğini varsayalım, böyle bir durumda bütün ağırlığını ve önemlerini yitirirlerdi. Bunu düşününce kendi kendime gülümsüyorum. Sonra da aynı düşünceyi hükümetlerin işleyişine taşıyorum. Bir yöneticinin miras ilkesine göre başa geçmiş olması, bir yazarın miras ilkesine göre ünlü olması kadar saçmadır.”
*19 yüzyıl boyunca özellikle Amerika’da bir çok Hıristiyan düşünürün paraya olan bakışları, yeni yaygınlaşmaya başlamakta olan meritokratik sistemle birlikte değişime uğradı. Amerika’da protestan mezhepleri Tanrı’nın, kullarından, hem dünyevi hem ruhsal açıdan başarılı bir yaşam sürmelerini istediğini söylüyordu; bu dünyada edinilen servet, kişinin öbür dünyada da bir serveti hak ettiğinin göstergesiydi. Bazıları “Varlıklı olmak Tanrı’nın bize bir ödülü, kutsanmış olmanın bir göstergesi, uzun vadede zenginlik, ahlaklı adamın ödülüdür; yoz bir kişinim refaha ulaştığı çok nadir görülmüştür. Tanrı inancı, zenginlikle işbirliği içindedir” diye yazmışlardır.
*Yeni meritokratik devirde bir insanın iyi, zeki ve yetenekli olmasına karşın neden hala fakir olduğu sorusunu cevaplamak, başarısız insanların yüreğinde çok daha keskin bir acı ve utanç hissi uyandırıyordu artık.
*İyi insanlar için başarıya ulaşmak, tembeller için de çamura batmak, doğal şartların gerektirdği bir durum olarak algılanmaya başladı; böylece hayır kurumlarına, sadakaya, gelir dağılımının yeniden düzenlenmesine, hatta her şey bir yana, o basit merhamet hissine duyulan ihtiyaç bile ortadan kalktı.
*Ekonominin bu değişen ve kaygan yapısı nedeniyle, statü edinme mücadelesinde kişinin yakasını bırakmayan en belirgin şey, belirsizlik hissi olmuştur.
*Endişe, çağdaşımız olan azmin ve hırsın arkadaşıdır; çünkü geçimimizi sağlayabilmemiz ve saygı uyandırabilmemiz için bel bağlamamız gereken öğelerin hepsi tümüyle belirsizdir.
*1300’le 1660 yılları arasında Kuzey Avrupa’da sabanların tasarımı en ufak bir değişim göstermedi; bu devamlılık işçilere ve zanaatkarlara, mesleklerinin onlar öldükten sonra da devam edeceği hissini yaşatmıştı herhalde. Fakat on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren ürünlerin ömürleri hızla kısalmaya başladı; dolayısıyla işçiler de kariyerlerinin uzun süreceği inancı ve güvenini kaybetmeye başladılar.
*Anapara ve teknoloji üzeründe kurduğu hakimiyetle güç kazanan burjuva sınıfının ilgilendiği tek şey zenginlikti. Burjuvazi duygusuzdu, faydacıydı; işçileri parasal amaçlar uğruna kullanılıyordu.
*Toplum üyelerinin bir bütün olduğu hissi ve fakirlere gösterilen saygı kayboldu gitti.
*Başkalarının bizim hakkımızda iyi şeyler düşünmesine duyduğumuz ihtiyaç, öncelikli hislerimizden biri olmayı bu gün de sürdürüyor. İspanyolların deshonrado (onursuz insan) dedikleri insanın çağımızdaki yansıması ise “loser” (kaybeden) sözcüğüyle karşılanıyor.
*Toplumun çoğunun görüşleri, çoğu konuda, olağanüstü yanılsamalı ve hatalıdır aslında.
*Halkın, görüşlerini akılcı düşüncenin dikenli ellerine teslim etmekten kaçınması ve bunu yerine sezgilere, duygulara ve geleneklere bel bağlamasıdır.
*Başkalarının onayını alma ihtiyacımız temel olarak iki tür nedene dayandırılabilir: ilki cismani nedenlerdir, çünkü toplumun bizi hor görmesi fiziksel rahatsızlığa ve tehlikeye yol açabilir; ikincisi psikolojik nedenlerdir, çünkü eğer başkaları bize saygı göstermezse bizim kendimize olan güvenimiz tehlikeye düşebilir.
*İnsanların akıllarında dönüp duran düşüncelerin batıl ve gereksiz bir doğası olduğunu; görüşlerinin sığ, duygularının değersiz, yargılarının saçma, hatalarının da sayısız olduğunu gerçekten kavrayabildiğimizde ve tüm bunlara dair yeterince bilgi sahibi olduğumuzda, bize gerekli olan kayıtsızlığa erişmiş olacağız.
*İnsanlardan uzak durma kararı, kişinin elinde olanlarla tatmin olamadığını ima eder aslında.
*Eleştiriler, hedefe isabet ettikleri ölçüde acıtırlar canımızı.
*Aristoteles’e göre, başkalarının fiyaskolarına sempatiyle bakmamızın arka planında, benzer şartlarda bizim de benzer bir felaket yaşayabileceğimiz hissi vardır; yine aynı şekilde, etrafımızdakilerin yaşadığı acı olayların bizim de başımızda gelebilmesi olasılığı azaldıkça, bizdeki acıma hissi de azalır.
*476-1096, Batı Avrupa… Batı’da Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra, Avrupa’nın birçok yerinde en çok saygı görenler, İsa’yı kendisine model alan ve bütün yaşamaını onun öğretisine adayan dini bütün kişiler oldu.
*1096-1500, Batı Avrupa… İlk Haçlı Seferleri’nden sonra, Batı Avrupa toplumlarının en çok saygı ve hayranlık duyduğu kişiler şövalyeler oldu. Şövalyeler varlıklı ailelerden geliyorlardı, şatolarda yaşıyor, rahat yataklarda uyuyor, et yiyor, Hıristiyan olmayanları (özellikle Müslümanları) öldürmenin gerekli olduğunu düşünüyorlardı. Paraya karşı kayıtsız değillerdi ancak ticaret yoluyla değil, tarım ve hayvancılıkla kazanılan paraya değer veriyorlardı.
*1750-1790, İngiltere… 1750’lere gelindiğinde İngiltere’de iyi bir savaşçı olmak, saygı uyandıran bir özellik değildi artık. Asıl önemli olan dans edebilmekti. Toplumda en çok saygı uyandıran kişiler “centilmenler”di. Centilmenlerin bütün derdi, yaşamlarına huzurlu ve kusursuz bir zarafetin hakim olmasıydı. Gerçek bir centilmen saçına başına çok dikkat eder, düzenli olarak berbere gitmeye özen gösterirdi.
*1600-1960, Brezilya… Kuzeybatı Amazon’da yaşayan Cubeo kabilesinin gözünde yüksek statüye sahip bireyler, ağzını hiç bıçak açmayan erkeklerdi; bu erkekler dans etmeye gitmezler, çoluk çoçukla uğraşmayı da sevmezlerdi; her şeyden çok önem verdikleri ve yeteneklerini sergiledikleri şey jaguar öldürmekti.
*2004’te; Londra, New York, Los Angeles ve Sydney’de… Başarılı insan deyince, hangi ırktan olursa olsun (miras yoluyla değil de) kendi etkinlikleri yoluyla, ticari dünyadaki sayısız branştan herhangi birinde para, güç ve ün kazanabilmiş insanlar akla gelir.
*Kişinin, alçakgönüllülük ve Tanrı’ya gönülden inanma gibi erdemlere sahip olması, hiç kimsenin ilgisini çekmez.
*Modern idealin en çok ele alınan ve sıklıkla eleştirilen yönü, zenginliği erdemlilikle, fakirliği de zayıflıkla bir tutan tavrı olmuştur. Thorstein Veblen, paranın 19. yüzyılda yeni bir işlev edindiğini, toplumların insanları değerlendirirken başvurdukları temel ölçüt haline geldiğini anlatır.
*Veblen, ticarete dayalı bir toplumda, kişinin fakir ama erdemli olabileceği düşüncesinin barınamayacağını ima ediyordu.
*Antik dönemde filozoflar, insanın mutlu olabilmesi için hangi maddi koşulların gerekli hangilerinin gereksiz olduğu konusunda ateşli tartışmalara girmişlerdi. Örneğin Epikür, insana yalnızca yemek ve barınağın yeterli olduğunu iddia ediyor, felsefeyle akıl yürüten akılcı insanların pahalı evlerden ve mükellef yemeklerden kolayca vazgeçebileceklerini söylüyordu. Ancak aynı konuya yüzyıllarca sonra yeniden değinen Adam Smith, modern ve maddiyatçı toplumlarda, insanların, fiziksel yaşamın devamlılığı açısından hiç de gereksinimleri olmayan sayısız şeyle çevrili olduğunu, ancak pratik hayatta gereksiz gibi görünen birçok şeyin, toplumun gözünde “gereksinimler” kategorisinde yer aldığını anlatıyordu. Bu “gereksinimler” olmadan hiç kimse, toplum içinde sayıldığını hissedemiyor ve onlara sahip olmadan psikolojik açıdan rahata eremiyordu.
*Aslında bir iş ne kadar çok para getiriyorsa kişiden talep ettiği özellikler de o kadar iddialı olur.
*Rousseaau bize, insanların neyin önemli olduğu konusunda kendi kararlarını veremediklerini, düşüncelerinin, başka insanların önerilerine göre belirlediklerini, mutlu olmak için neye değer vermek gerektiği konusunu, başkalarının görüşlerine havale ettiklerini anlatmaya çalışır.
*Bize anlatılan başarı öykülerinin cazibesini de yanlış yorumlamaya eğilimliyizdir; çünkü bize anlatılan kariyer tasarımlarının bir çoğu sansürlenmiş, geriye yalnızca hayran olunacak parıltılı yönleri alınmıştır. Bize sunulan, sürecin kendisi değil yalnızca sonuçlarıdır.
*John Ruskin, zenginliği yalnızca parasal anlamıyla kavramak yerine “yaşam”a dayanan bir bakış açısını sahiplenmemiz gerektiğini söyledi. Bu bakış açısına göre dünya üzerindeki en zengin insanlar, otomatik olarak tüccarlar ve toprak sahipleri olmayacaktı; aksine, geceleyin yıldızların altında olmanın keyfini çıkarmayı bilenler ya da başkalarının acılarını anlamayı ve dindirmeyi becerebilenler olacaktı.
*Hiç kimsenin aklına bile getiremeyceği değişimler bir de bakıyorsunuz birkaç nesil sonra gerçek oluyorlar.
*Hıristiyan topraklarında on altıncı yüzyıl boyunca yeni bir resim türü ortaya çıktı ve sonraki iki yüzyıl boyunca resim sanatında etkili olmayı sürdürdü. “Vanitas resim” adı verilen bu resim türü, adıyla Vaiz’e gönderme yapıyordu (vanitas, kelime anlamı olarak “boş, beyhude” anlamına geliyordu) ve ev içi mekanlara, özellikle çalışma ve yatak odalarına asılıyordu.
*Bu resimlerin amacı, onları satın alanlara her şeyin boş olduğu gerçeğiyle baş başa bırakıp bunalıma sürüklemek değildi. Tam aksine, onlara bakanların ya da evlerine asanların kendi deneyimlerindeki yanlışları bulup çıkarmaları amaçlanıyordu. Sevgi, iyilik, samimiyet, alçakgönüllülük ve nezakat gibi erdemlere dört elle sarılmarı için onları teşvik etmek niyeti vardı bu resimlerde.
*Önemsizlik hissini yenebilmek için,kendimizi daha önemli bir konuma getirmeyle uğraşmak yerine, herkesin eşit derecede önemsi olduğunu kavramak gerekir.
*Hıristiyanlığa göre, bizim temelde “herkes gibi” olduğumuzu algılamaktan daha soylu, daha insanca bir şey olamaz.
*The City of God (M.S. 427) adlı eserinde Aziz Augustine, insan eylemlerinin iki bakış açısına göre değerlendirilebileceğini anlatıyordu: Romalı ve Hıristiyan bakış açısı, Romalıların değer atfedip yüceltikleri şeyler (para biriktirmek, evler inşa etmek, savaşlarda galip gelmek gibi) Hıristiyan ahlakında hiçbir şey ifade etmiyordu. Öte yandan Hıristiyan dünyasında yüksek statü sahibi olmak için anahtar değerler, komşularla iyi geçinmek, alçakgönüllü olmak, fakirlere elini uzatmak ve Tanrı’ya muhtaç olduğunun her daim farkında olmak gibi değerlerdi.
*“Bohem” denince, şu ya da bu nedenle burjuvazinin saygınllık ölçütlerine uyum sağlamayan insanlar akla geliyordu artık.
*İnsan, etrafındakileri etkilemeye çalışmadığı zaman, yaşamak çok ucuza geliyordu.