Güç ve Refah

İlk Baskı Yılı: 
Kategori: 
Kitap Hakkındaki Düşüncelerim / Yorum: 

Altını Çizdiklerim;

*Şarlman gibi, Otto da papayı korumak amacıyla İtalya’yı istila etti ve 1806’da Napolyon tarafından kaldırılıncaya değin sürüp giden bir unvan olan Kutsal Roma imparatoru olarak 962’de Roma’da taç giydi.

*Ottoların başarısını yansıtan 10. asrın dikkate değer gelişmesi, Bohemya ve Polonya gibi batı Slav kavimlerince ve Lechfeld’deki hezimetlerinin akabinde daha evvel göçebe olan Macar istilacılarınca Katolik Hristiyanlığın kabul edilmesiydi.

*597 yılında Papa Büyük Gregory’nin İngiltere’yi Hristiyan inancına tekrar döndürmek için Augustine diye bir keşişin başkanlık yaptığı bir misyoner heyetini gönderme kararı, Kıta Avrupa’sıyla İngiliz bağlarının yeniden kurulmasında son derece önemliydi. İlk başarı, bir Frank Hristiyan prensesiyle evlenmesinin etkisiyle de, kent bölgesi pagan kralının din değiştirmesiydi. Augustine, Canterbury birinci başpiskoposu oldu ve bütün Anglo-Sakson krallıkları 686 yılına gelindiğinde Hristiyanlığa geçmiş oldular.

*Hristiyanlık nasıl Cermen ve Slav kabilelerini uygarlaştırdıysa, İslam da İslam devletlerinde gittikçe askeri vazifeyi devralan Orta Asya Türklerini uygarlaştırmıştır.

*İslam dünyası, şiddetli iç çatışmalara rağmen doğudan getirilen türlü türlü yeni ürünler sayesinde iktisaden refaha kavuştu. Bu da Şam büyüyedururken İspanya’nın Kurtuba’sından Tunus’un Kayveran’ı ve Mısır’ın Kahire’sine kadar büyük yeni şehirlerin gelişmesine yol açtı. Amuderya’yı geçerek Orta Asya’ya kadar ilerleyen Arap orduları 710 yılında Buhara ve Semerkand’ı ele geçirdi ve 751 yılında yapılan Talas Savaşı’nda TangÇin’i kuvvetlerini bozguna uğratarak ilerlemelerinin doğudaki en uç noktası olan Fergana vadisine girdiler.

*750 yılında, Emevi hilafeti, yönetimin Arap kabilesi karakterini daha resmi, bürokratik ve merkezi bir Acem modeli yönünde değiştiren Abbasilerce cebren devrildikten sonra tarihin sandığına girdi.

*İkinci Abbasi halifesi Mansur (754-75), yeni hanedanın merkezi olarak hizmet vermek üzere Bağdat şehrini kurdu. Mansur, oğlu Mehdi (775-85), torunu Harun Reşit (786-809) gibi kişilerin hepsi de aralarında İranlı Bermeki sülalesinin de bulunduğu kalburüstü ehil küttab yahut katiplerin yardım ettikleri güçlü hükümdarlardı.

*809 yılında Harun Reşit’in ölümünü müteakip başgösteren hilafet buhranıyla ufuklar karardı.

*842 yılında el-Mu’tasım’ın ölümünü müteakip Abbasi yönetiminin bazı kısa süreli zafer ve sükse dönemleri oldu,ancak uzun vadeli eğilim aşağı yönlüydü.

*Bir diğer Türk hanedanı olan Karahanlılar ise 999 yılında Buhara, Semerkand ve Maveraünnehir’de Samanilerin yerini aldı ve 1211 yılına kadar hüküm sürdü. Demek ki doğudaki motif, Arap Abbasilerin etkili kuvvetlerinin çoğunu ister istilacı boylar ister kendi orduları olarak başta İran tebaasına, sonunda da Türklere karşı kaybetmeleriydi.

*Fatımiler, iktidar üslerini kurduktan sonra 969’da Mısır’ın fethine giriştiler ve hakimiyeti Akşitlerin elinden aldılar. Aynı zamanda bir köle ve Slav asıllı olan Fatımi komutan Cevher, Bağdat’a münasip bir rakip olarak Fustat’ın kuzeyine düşen büyük payitaht el-Kahire yani bugün bildiğimiz Kahire’yi kurdu.

*1000 yılında Fatımi toprakları, Kuzey Afrika’nın çoğunu, Mekke ve Medine de dahil Batı Arap yarımadasını ve Şam ve Kudüs de dahil Güney Suriye ve Filistin’i kapsıyordu.

*Ayrıca akli dengesi bozuk olan Halife el-Hakim’in (996-1021) topyekün Hristiyan alemini öfkelendirecek şekilde Kudüs’teki Kutsal Mezar Kilisesi’ni düşüncesizce yıkarak bir asır kadar sonra yapılacak I. Haçlı Seferine farkında olmadan davetiye çıkarması ihtimal dahilindedir.

*Bin yıllık devirde İslam aleminin batı ucunda gücünün zirvesindeki Müslüman İspanya’ya tanık olundu.

*İslamiyet idaresindeki İberik yarımadası bölgeleri Arapça adlandırıldığından, el-Endulus bölgesi, Emevi hilafet merkezinden idareden ziyade mahalli inisiyatifin bir eseriymiş gibi görünüyor. Hristiyan ahali, kendi diyanet kuruluşları idaresinde dinini yaşama imkanını buluyor ve vergi ödemeleri şartıyla serbest kalıyordu.

*Araplar genellikle şehirlerde emlak kazançlarıyla geçiniyor ve Berberilerin birçoğu da kendi anayurtlarında yaptıkları gibi koyunculukla uğraşıyordu. Az sayıda Yahudi ahalisi ise şehir kesimlerinde toplanıyordu ve durumları evvelki Hristiyan yöneticilerin zamanından kat kat iyiymiş gibi gözüküyordu.

*İslam devletinin siyasi merkezi Emevilerce Medine’den Şam’a, sonra da Abbasilerce Bağdat’a taşındı ve bir daha asla Arap yarımadasına geri dönmedi.

*Nil lütfu’na sahip Mısır hilafetin tahıl ambarı vazifesi görüyordu.

*Fatımiler, Mısır’ın fethini müteakip faal olarak ticaretle ilgilendiler ve Hint Okyanusu baharat ticaretini Basra Körfezi’nden Kızıldeniz’e yöneltmeyi başardılar.

*Hazarlar, bir “kitap dini” için Şamanizmi bırakmaları gerektiğini idrak etmişlerdi, fakat bir başka büyük güç olan hilafet veya Bizans hakimiyeti endişesiyle, İslam’ı yahut Ortodoksluğu benimsemekte tereddüt ettiler ve alternatif olarak, tercihlerini beklenmedik bir şekilde Yahudilikten yana kullandırlar. Ama görünen o ki Yahudiliğin icrası, halkın başka birçok inancı takip etmesi dolayısıyla kağan ve yönetici sınıfla sınırlı kaldı.

*Kuzey Avrupa’nın Dinyeper, Don ve Volga üzerinden İslam devletleriyle bağlantılarının 9-10. yüzyıllarda Batı ekonomisinin büyümesi üzerinde olumlu etkisine dair kuvvetli deliller mevcuttur.

*Daha 1000 yılında bile “Ortaçağın sırf ticaretle geçinecek ilk şehri” olması bakımından Venedik’in eşsiz olduğu söylenir.

*İslam dünyasının Ortaçağ iktisadi hayatına en büyük katkısı yazı ve kayda dayalı ticari yöntemleri geliştirmesiydi.

*Akdeniz ticareti, Avrupa’yı baharat akışının tarihi yolları olan Kızıldeniz ve Basra Körfezi kanalıyla Hint Okyanusu ve Güney Çin Denizi ticaretine bağlıydı.

*Hem Mısır ve (Lübnan, Filistin ve Ürdün’ü içine alan) “Büyük Suriye” ye hem de Hicaz’da yer alan Mekke ve Medine gibi mukaddes şehirlere hakim olan Memlukler, 1258’de Abbasi hilafetinin çöküşüyle 1453’te Osmanlıların İstanbul’u fethi arasında İslam dünyasının en güçlü devletini kurdular. Memluklülerle Osmanlılar Sünni Müslümanlardı ve ikisinin seçkinlerinin de Batı Orta Asya bozkırlarında kökleri vardı. Ama şüphesiz kaderlerinde İslam dünyasının önderliği uğrunda birbirlerinin rakibi olmak vardı.

*Her ne kadar Memlükler imparatorluk içinde nüfuzlu zümre olarak yaşamayı sürdürseler de, Memlük krallığı, Yavuz Sultan Selim yahut Batı’da  bilindiği adıyla Selim the Grim’in (1512-20) imparatorluğuna ilhak edildi.

*15. asır Portekiz yayılmasının nedeni; Başta Afrika’da ve civarında altın, köle ve diğer mallarla ilgili ticaret ve yağma asıl iktisadi hedefti, ama 15. asır sonlarına gelindiğinde daha uzak ama daha cazip bir beklenti doğdu: Venedik’e ve Mısır’ın Memlük sultanlarına üstünlük sağlama ve tedarik kaynaklarına doğrudan ulaşarak onların baharat ticaretindeki “birlikte tekel”ini kırma. O halde büyük strateji açısından bakıldığında, bu tehlikeli girişimler, karada Balkanlar’daki, denizde de Akdeniz’deki cephelerde sürekli beraber kalmak yerine, Memlükler ve Osmanlılara üstünlük sağlayarak İslam dünyasının kuşatılması olarak görülebilir.

*16. asrın son on yılında yükselmeye başlayan Hollanda birkaç on yıl zarfında Portekiz ve İspanya’nın yerini aldı ve sonunda bu yeri İngilizlere kaptırmadan önce, 18. asra kadar liderliği elinde tutarak dünya ekonomisinde hatırı sayılır bir güç haline geldi.

*Batavya II. Dünya Savaşı’ndan sonrasına kadar Doğu Hindistan’daki Hollanda imparatorluğunun başkenti vazifesi görecekti.

*Boxer (1975, s. 106) 17. asırda Hollanda Cumhuriyeti ile Habsburg İberya güçleri arasında süren savaşın “I. Dünya Savaşı” olarak adlandırılmasını 1914-18 arasındaki malum savaştan daha çok hak ettiğini, zira “savaşın dört kıta ve yedi denizde sürdürüldüğünü” ileri sürer.

*Portekiz 16. yüzyıl boyunca Ümit Burnu yolunu tam tekeline almıştır.

*17. yüzyılın sonnlarında ve 18. yüzyılda ise Sibirya kürkleri Rus imparatorluğunun zenginliğinin başlıca kaynağıydı.

*İpek ticaretinin meydana getirdiği Safavi ve Osmanlı ekonomileri arasındaki “dikey” karşılıklı bağımlılık birbirlerine ithalat veya ihraçat ambargosu uygulamaya ve birbirlerine karşı ekonomik savaş yürütmeye sevk ediyordu.

*Bursa, daha bildik doğu-batı yolları kadar, önemli kuzey-güney ticareti yollarına da hizmet veriyordu. Osmanlı ve Balkan tüccarları eliyle Bursa’dan Eflak ve Transilvanya arasındaki sınırda yer alan Brasov’a ve Karadeniz’in kuzey kıyısında yer alan Akkerman ve Kilia limanlarından Doğu Polonya’daki Lwow’a kara yolundan Doğu malları gönderiliyordu; buradan da Kuzeydoğu Avrupa’ya geçiliyordu. Görünen o ki Bursa’nın pahalı brokarları, bu devirde Polonya ve hatta İsveç seçkinlerinin gözde elbiseleriydi. Yün kumaş karşılığında, aksi yönde madeni eşyalar ve diğer Avrupa mamulleri gönderiliyordu. Bu ticaret bağlantılarına rağmen, Polonya ve Osmanlı imparatorluğu, Dinyeper ve Dinyester arasında kalan bölge üzerindeki hakimiyet uğruna kıran kırana rekabet ediyorlardı ve Hristiyan Moldavya hükümdarları da iki büyük güç arasında sıkışıyorlardı.

*Özellikle İstanbul ile sarayın çok rağbet ettiği başlıca kürk kaynağı olan Moskova Prensliği gibi bir yükselen gücü birbirine bağlamaya hizmet eden, eski Cenevizlilerin, Kefe ticaret merkezi Osmanlılar zamanında da önemini sürdürdü.

*İstanbul’un erzak ikmali, Kırım’dan çok miktarda tahıl, balık ve canlı hayvan ihracatını gerektiriyordu ve köle ticareti de çok önemliydi. Bu ithalatı dengelemek için yapılan Anadolu ihracatı ise şarap, sert kabuklu yemiş ve meyve gibi birincil ürünlerden teşekkül ediyordu.

*Safavi hanedanı, devrin başlangıcında genç ve karizmatik Şah İsmail (1501-24) tarafından kuruldu ve Şah I. Abbas zamanında (1588-1629) zirveye ulaştı. Safaviler İran’da İslam’ın Şia kolunun iyice yerleşmesini sağladılar ve asırlarca Arap, Moğol ve Türk hükümdarlarca hükmedildikten sonra modern İran’ın temellerini oluşturdular.

*Iran, sadece iki kapısı olan büyük bir kervansaraya benzer. Bunlardan biri, gümüşün batıdan girdiği Türkiye tarafında bulunur. Diğeri, dünyanın bütün gümüşünün indirildiği ve buradan bir boşluğa düşmüşcesine sırra kadem bastığı Doğu Hint Adaları’na ve Surat’a açılan Basra Körfezi’ndeki Bandar Abbas çıkışıdır.

*Bütün sahalardaki çatışmalar, nihayet 1763’te yapılan Paris Antlaşması’yla sona erdi. 1689’dan beri meydana gelen ve sadece savaştan önceki duruma göre oldukça marjinal değişikliklerle sona eren bütün savaşların aksine Yedi Yıl Savaşı Büyük Britanya için Fransa’ya karşı kesin bir zaferdi.

*Çin’de Pax Manchuria (Mançur Barışı) ile 17. asrın sonlarından 19. asrın ortalarına kadar nüfus büyük ölçüde artmıştır.

*Şayet Archangel Rusya’nın “Batuı’ya açılan kapısı” idiyse, o zaman Hazar’a akan Volda nehrinin ağzındaki Astrakan da Rusya’nın “Doğu’ya açılan kapısı”ydı. 1556’da bu şehrin zaptı, Rusya’nın İran’la olan önemli ticaretinin büyümesine yol açtı.

*Önceki devirlerden “modernite”yi ayırıyor gözüyle bakılan bütün önemli olaylar arasında en bildik ve kalıcı olanı, 18. asrın sonlarına yahut 19. asrın başlarına doğru İngiltere’de meydana gelmesi uzun vakit alan Sanayi Devrimidir.

*Sanayi Devrimi Avrupa’da başlayıp dünyanın geri kalanına ancak yavaş yavaş yayıldığından, Avrupa’daki sanayileşme ile diğer yerlerdeki sanayileşme arasında büyük bir mesafe vardır.

*Jack Goldstone’un terminolojisinde (2002) dünya tarihinin en dikkate değer “gelişmeler”inin bir kısmından bahsedilecekse, birinci binyılın son yüzyıllarında İslam’ın altın çağı, Çin’de 11-12. yüzyıllarda Sung hanedanı zamanındaki çarpıcı hızlı yükseliş, Pax Mongolica zamanında Avrasya kıtasının genel refahı, Kara Ölüm’den sonra İtalyan şehir devletlerinin başını çektiği Avrupa’daki hızlı canlanma, 1400’den 1650’ye kadar Güneydoğu Asya’da Ticaret Çağındaki ihracata dayalı patlama, 17. yüzyılda Hollanda altın çağı ve 18. yüzyıl Çin’inde büyük Qing gelişmesi gibi örnekler yer almaktadır. Ne var ki 17. yüzyılda, Hollanda’nın hızlı büyümesi hariçi bu olaylardan hiçbiri kişi başına düşen gelirde sürdürülebilir artışla sonuçlanmamıştır.

*Sanayi Devriminin önceki “gelişmeler”den gerçekten farklı kılan şey, yaratıcılık patlamasının gelip geçici olmaması ve 19. yüzyıl boyunca ve ertesinde sürmesiydi.

*Moğol “şok”u, İslam dünyası için ne denli yıkıcıysa, etkileri bakımından Batı Avrupa için de o denli olumluydu.

*Sırf coğrafya, hangi güç Kızıldeniz ve Basra Körfezi’ne hakim olursa ona transit ticarette büyük gelirler kazanma imkanı sağlıyordu.

*Kıtalar arası ulaştırma maliyetleri çok yüksek olduğu zamanda ancak yüksek değer-ağırlık oranı olan malların okyanuslarda taşınması hesaplıydı. Çoğunlukla bunlar gönderilen kıtada hiç üretilmediklerinden veya yalnız çok küçük miktarda üretildiklerinden dolayı yüksek fiyatı hak eden mallardı. Başka bir deyişle, bu mallari ithal edildikleri zaman büyük ölçüde yerli ürünün yerini almıyordu, yani tamamıyla veya çoğunlukla rekabetçi değillerdi.

*Nisan 1827’de, Cezayir dayılarının sonu olan Hüseyin, 1793-1798 arasında hububat mübayaalarının sonucunda, Fransa’nın borçlu olduğu parayı ödemeyişine kızarak Fransız konsül Deval’e bir sineklikle vurdu. Bunun üzerine üç yıl süren ablukalar ve başarısız görüşmelerden sonra Fransa 1830’da Cezayir’i istila etti ve “Fransa, kendisini ne hakikaten istediği ne de cidden hazır olduğu bir sömürge teşebbüsünün içinde buldu” 1847’ye gelindiğinde Cezayir direnişinin önderi Abdülkadir nihayet teslim olmaya zorlandı ve Cezayir bir Fransız sömürgesi haline geldi.

*Doğrusu istenirse, ABD’nin başlarda batıya doğru genişlemesinin çoğu bölgenin satın alınmasıyla gerçekleşti: Louisiana 1803’te Napolyon’dan 15 milyon dolara, Florida 1819’da İspanyollardan 5 milyon dolara ve Alaskada 1867’de Ruslardan 7 milyon dolara alındı.

*1922 nüfus sayımı kayıtlarına göre Filistin’de sadece 84 bin yahudi yaşarken, İsrail devletinin kurulduğu 1948’de burada en az 800 bin yahudi vardı.

*1498’den beri acze düşmüş bir bölge olan ve 1973’te kolları sıvayan Ortadoğu sonunda bir şeyler yapmayı başardı; Batı için son derece önemli bir mal olan petrol kaynaklarını fiilen tekelleştirmek yoluyla dünyanın geri kalanının aleyhine olan büyük bir ilerleme kaydetti. Bütün Avrupa ve Kuzey Amerika’da fiyatları yükseltip üretim ve istihdamı düşürürek 1970’lerde OECD ekonomilerinin makroekonomik sorunlarının başlıca sorumlusu, işte bu arz şokuydu.

*Çin, 1978’de iç ekonomisini yavaş yavaş liberalleştiren ve uluslar arası ticareti teşvik eden ekonomik reform programına başlamıştı.

*Dünyanın kolay bayraklı gemilerinin oranı 1950’de yüzde 5’ten yüzde 45’e yükseldi.

*2000 yılında nüfusu 100 milyonu aşan sekiz gelişmekte olan ülke vardır: Çin, Hindistan, Endonezya, Brezilya, Pakistan, Bangladeş, Nijerya ve Meksika.

*1945’teki dünya ekonomisi hala genel anlamda sanayileşmiş Kuzey ve sanayileşmemiş Güney diye ikiye ayrılıyordu.

*1945’te hala Avrupa sömürgeleri vardı ve Britinya ve Fransa’nın savaş sonucunda politik açıdan önemleri azalırken, SSCB ve ABD gelişmiş kuzey içinde yerlerini aldılar.

*1960-2000 arasında hem Doğu Asya’da ve çoğunlukla Kuzey Afrika ve Güneybatı Asya’nın müslüman ülkerinde hem  de Güney Asya’da istihdamda imalatın payı önemli ölçüde arttı. Bu durum vasıflı kuzey işçilerinin artan rekabet karşısında zarar göreceği endişelerini tetikledi.

*20. yüzyıl sonları uluslar arası ticaret tarihi, iki dünya ve iki devrin tarihidir. Aşağı yuları 1980’e kadar süren birinci devirde zengin ülkeler ile dünyanın geri kalanı arasında çarpıcı bir politika ıraksamasına tanık olundu. Birincisi sürekli daha liberel ticaret politikaları benimserken ikincisi aksi yönde hareket etti. İkinci devir, artan sayıda gelişmekte olan ülkeler tercih ettikçe politika yakınsaması devriydi yahut korumacı engelleri kaldırmak ve daha serbest ticaret yönünde hareket etmek için şartların zorladığı bir devirdi.

*Sanayi Devrimi 3. Dünyanın çoğunda giderek yaygınlaşınca 1914 öncesi uluslar arası işbölümünde köklü değişikliğe tanık olundu. Dönemin sonlarına gelindiğinde, Afrika ve Ortadoğu hariç bütün bölgelerden yapılan ihracatın çoğunluğu mamul maddelerden oluşuyordu. Bu meyanda, gelişmekte olan ülkeler arasıdaki ticaretin önemi nispeeten arttı; her ne kadar zengin ülkeler Güney için en önemli pazar olarak kalsa da.

*Günümüze doğru geldiğimiz de, Çin, Japonya ve Kore gibi Konfüçyüsçü Doğu Asya toplumlarının eskisi gibi muvaffak ve müreffeh olduklarını görüyoruz.

*Kazakistan’ın geniş bölgesinde Rusya, Çin ve Batı’nın etkin bir şekilde rekabet ettikleri muazzam petrol rezervleri mevcuttur.

*Türkçe konuşan Özbekler Türkiye’nin önemli bir müttefikidir ve artan İslami şuurla birlikte, Timur imparatorluğunun varisleri olarak çoşkulu anlamda milli bir kimliğe sahiptir.

*Çin ABD’nin önde gelen ticari ortağı olacak Japonya’nın yerini almaktadır ve sabit dolar-yuan döviz kuru sayesinde elde edilen muazzam tasarruf oranı, kendisine sadece iki haneli büyüme oranları değil, aynı zamanda dünyanın en büyük döviz rezervlerini sağlama imkanı vermektedir.

*Hem Çin’in hem de Hindistan’ın hızlı büyümesi, dünya enerji kaynalarına olan talebi önemli ölçüde artırmakta ve fiyatları Ortadoğu ve Rusya gibi net satıcıların lehine ve ABD’yle Batı Avrupa’daki müttefikleri ve Japonya’nın da aleyhine yükseltmektedir.