
Altını Çizdiklerim;
*Tanrı’ya tam teslimiyetin sırrını öğrenen kimse mükemmelliğe hemen ulaşır.
*Hakikat şu ki, insanın en büyük düşmanı can sıkıntısıdır. İnsanlar bundan ya duygular ya da akıl yoluyla kurtulmaya çalışırlar. Ama duygu yolu daha kuvvetlidir; ihtiraslar bize tamamen hakim olur. İhtirasların bizde uyandırdığı hareket o kadar büyüktür ki, ruhun bütün öbür halleri buna kıyasla sönük kalır. Fakat acı tecrübelerimizle bildiğimiz gibi, gerçek ihtiraslar tehlikeli sonuçlar doğurur. O halde ne yaparız? Bizde gerçek ihtirasları uyandırabilecek olan şeyleri taklid ederiz. İşte sanatın yaptığı iş budur. “Resim ve şiir bizde gerçek ihtiraslar uyandırabilecek olan şeylerin taklitlerini vermek suretiyle yapmacık ihtiraslar uyandırırlar.”
*Bizi harekete geçiren şey birşeye sahip oluşumuz değil, ondan mahrum bulunuşumuzdur. Davranışlarımız irademize bağlıdır, irademizi harekete geçiren şey ise huzursuzluktur. Huzursuzluğumuz olmasa hep sakin, durgun bir halde kalırız. Ümitlerimiz, korkularımız, sevinç ve kederlerimiz ondan doğar; tutkularımızın kaynağı odur. Hayatımız ona bağlıdır.
*Mutluluk gösteriş ve gürültünün düşmanıdır, o sükunet ve tenhalık ister.
*Buna karşılık, sahte mutluluk dikkati çekmekten çok hoşlannır; sadece hayranlık uyandırmak peşindedir; saraylarda, tiyatrolarda, toplantı salonlarında yaşar, ve artık etrafta dinleyici veya seyirci kalmayınca ölür gider.
*Kötülük bir estetik kusurdur;bilerek kötülük işlemek önce mantıka, sonra ahlaka, en sonra da iyi zevklere karşı bir tecavüz sayılır.
*Din birtakım merasimlere, şatafata hiç gerek görülmeden ele alınmalı. İyi bir mizaç insanı gerçek dindarlığa, kötü bir mizaç ise küfre götürür. Eğer Tanrı ilahi bir iyilik ise, ki öyledir, o zaman bırakın onu korku ve dehşetle değil, iyi duygularla düşünelim. Tanrı’ya ancak hasta, sıkıntılı, acılı olduğumuz zaman dönmek ne biçim sapıklıktır.
*İstihza Fransızlara mahsustur, İngilizler mizah yaparlar.
*Makyavelli öleli uzun yıllar geçmiştir, ama hatırası daima canlı kalmıştır. Zaman bakımından ondan daha yakın olan biri de Hobbes’dur. Bu kudretli ve cesur filozof daha 1642’de teorisinin ana hatlarını kurmuş, 1651’de ise Leviathan adlı eseriyle ona nihai şeklini vermişti.
*Gerçekten, Reform Fransa’da çıkmış görünmekle beraber Fransa hudutları dışında daha büyük bir kuvvete ve birliğe sahipti.
*John Locke’un İngiltere, Fransa ve Hollanda’daki üstadları ve dostları hep kalvenist idiler. Kendi fikirleri ve dayanakları hep kalvenist tetkiklerin mahsulüydü ve tabiatıyla, bunları sık sık kutsal kitaptan yaptığı iktibaslarla kuvvetlendiriyordu.
*Şimdi parlama sırası Fransa’nındır. “Fransa kibarlığın, zarafetin, kültürün ve bütün sosyal inceliklerin ana vatanıdır. Bütün Avrupa memleketlerinin seçkin kişileri çeşitli akademilerde bilgi ve kültür sahibi olmak veya saray muaşereti öğrenmek için Fransa’ya gelirler. Fransız şehir hayatına hayran olan bu yabancılar medeni hayatın öğretildiği bir okula girmiş gibidirler. Bu medeniyetin merkezi olmak itibariyle Paris diğer bütün Fransa şehirlerinden üstündür. Orada kimse sizden davranışlarınızın hesabını sormaz. Paris’in en güzel tarafı da işte bu serbestlik ve rahatlıktır, değişik bir hayat yaşamak isterseniz başka bir semte göçmeniz yeter. İnsan bugün atlas elbiseler içinde, yarın da çul-çulha içinde gezmek isterse bundan kime ne? Paris’te istediğiniz şeyi istediğiniz gibi bulabilirsiniz. Hayatın zevklerini en iyi tattıracak yeni bir şey ortaya çıkar çıkmaz Paris derhal onu benimseyip kullanmaya başlar. Vaktiyle Roma dünyada bütün şehirlerin üstündeydi, şimdi Paris bu üstünlüğü elinde tutuyor”.
*Alman Christian Thomasius da, Fransızları Taklid Üzerine Konuşmalar (1687) adlı kitabında “…ecdadımız tekrar dünyaya gelse bizi katiyen tanımazlar. Biz soysuz ve melez bir hale geldik. Bugün herşeyimiz Fransız usulü oldu: Kıyafetimiz, mutfağımız, dilimiz, adetlerimiz hatta kusurlarımız bile Fransız..”
*Bir grup maceracı protestan mültecinin 1690’da Amsterdam’dan gemiye binerek kadir bilmez Avrupa’yı terketmeleri ve yeni bir hayata başlayabilecekleri bir cennet bulmak üzere Doğu Hint adalarına doğru yelken açmaları o devri karakterize eden bir alamet oldu.
*Seneca şöyle demişti; iyi disiplinli bir kafanın alameti kendini durdurabilme, kendi kendisiyle kalma gücüdür. Pascal da insandaki bütün bedbahtlığın tek bir sebepten, yani bir odada sakin bir halde oturmayı öğrenememiş olmasından ileri geldiğini bulmuştur.