
*Başımızda pek çok acil mesele olduğunu size söylememe gerek yok. Küresel ısınma, açlık belası, soykırım, kırılgan ekonomik düzen. Bunlar insanlık için önem arz eden kritik meselelerin yalnızca birkaçı. Ve öyle geliyor ki, bu kritik meseleler üzerine ne denli yaygara koparılır, ne denli göze sokulurlarsa, üzerlerinde dönen konuşmaların kalitesi de o denli düşüyor.
*Bu hayatta şunu öğrendim, eminim çoğunuz bu görüşüme katılacaktır: Zorluklar içimizdeki en iyiyi ortaya çıkarıyor.
*Gazeteciler düşen uçakların haberini yapar, sağ salim inen uçakların değil. Dünyadaki kötü olayların hepsi topyekün ortadan kalkmadığı sürece haberleri doldurmaya yetecek kadar kötü haber her zaman olacaktır. Ve insanlar da asırlardır yaptıkları gibi, dünyada işlerin her geçen gün daha kötüye gittiğine inanmayı sürdürecektir.
*İsviçre gibi ülkeler neden kusursuz değil? Eh, birincisi, akıl hâkim diye aptallık ortadan kalkmıyor. Aydınlanma’nın büyük vaadi, insanlara neyin doğru olduğunu söylerseniz onu yapacaklarıydı; kötülük cehaletten kaynaklanıyordu. Ama aptallık, sandıklarından çok daha inatçı çıktı. Gayrisafi yurtiçi hasılayı artırmakla yoksulluk ortadan kalkmıyor. Yeterince şeye sahip olmadığını hisseden milyonerler ve milyarderler var, ki yoksulluğun asıl tanımı da budur, yeterince şeye sahip olmadığın hissi. Ne yazık ki bu his her gelir düzeyinde varlığını sürdürüyor. İnsanların birbirlerine şiddet uygulaması ve kötücül olması konusunda da son sözü savaşlara bakarak söyleyemeyiz. İnsanlar birbirlerini taşlı sopalı öldürmüyorlarsa da kötülükler ve şiddet devam ediyor.
*Affetmek, şefkat göstermek, sempati duymak gibi erdemler, kendi temel kusurlarımızı kabul edişimizin üzerine temellenir. Biz kusurlu yaratıklarız ve gerçek anlamda insan olmak istiyorsak kusurlarımızı aklımızdan çıkarmamamız gerekir.
Mükemmeliyetçiliğin korkutucu bir tarafı var. Vaat edilen şey cennet, gerçekler ise trafik sıkışıklığı, kayıp anahtarlar, mutsuz ilişkiler ve vasat bir iş olunca sinirleniyoruz. Hak ettiklerimizi alamamış olduğumuz hissi, dönüp yine bizi öfkelendiriyor. Çağımızın tehlikesi işte bu. Hayatın mükemmel olması gerektiğine ve tüm sorunları çözebileceğimize inanınca diğer şeyleri takdir etmeyi bırakıyoruz.
Yaşlılar çiçekleri neden sever? Severler, çünkü hayatın kusurlarının o kadar farkındadırlar ki kusursuzluğun küçük adalarına rastladılar mı bir uğramak ve o çiçeği takdir etmek isterler. Biz bunu yapmıyoruz. Eğer zihnimizi türümüzün kusursuzluğuna dair böyle cafcaflı hikayelerle doldurmuşsak, durup çiçekleri takdir etmeyiz.
Son olarak mizahın öneminden bahsetmek istiyorum. Mizah, beklentilerimiz ile gerçekler arasındaki boşluktan doğar. Gülmesini bilenler, gerçekleşmeyen beklentilerimize, gerçekleşmeyen hayallerimize sempatiyle bakmayı bilenlerdir. Ki gerçekleşmeyen beklentilerden ve hayallerden hepimiz payımızı alacağız.
*Kadim Yunanlar Batı uygarlığının şafağında “trajedi” adını verdikleri bir tiyatro biçimi icat ettiler. Trajedinin amacı, zaaflarına ayna tutmak, dolayısıyla bilinmeyen karşısında son derece mütevazı olmaları gerektiğini kendilerine hatırlatmaktı.
*İnsani mücadelelerimiz devam ediyor ve bunlarla başa çıkmak için pozitif bilimlerle omuz omuza duran felsefemiz, sanatımız ve diğer disiplinlerimiz var. Hayatı illa daha mükemmel yapma umuduyla değil, bazen daha az acılı yapma umuduyla omuz omuza duruyorlar.
*Herkes bir sosyal eleştirmendir. Hobbes’un gözlemlediği gibi, “Övgü yarışı, insanı eskiden yaşamışlara hayranlığa meylettirir. Ne de olsa insanlar yaşayanlarla çekişir, ölülerle değil.”
*Gelişimle ilgili bir takıntımız var sanki. Hristiyanlığın en erken dönemlerinden modern zamanlara kadar böyle bu. Şimdi de yapay zekanın cazibesine kapıldık. Yoksa gelişimi kendimize dair bazı beklentilerimizi telafi etmek için mi kullanıyoruz? Sence bu düşkünlük nereden geliyor?
Doğru, ama bu aynı zamanda çok faydalı bir düşkünlük. Sana bir örnek vereyim. Diyelim ki ben bir koşucuyum. Koşucular olarak gelişime inanırız, çünkü her yıl dünya rekorlarının geliştiğini görürüz, öyle değil mi? Ve bu rekorların geliştiğini gördüğümüz için sanki bütün koşu camiasının yıl be yıl ufak adımlarla ilerlediği, bizden öncekilerden daha başarılı olduğumuz yanılsamasına kapılırız. Peki ama yarışçılar 100 metreyi 9,51 saniyede değil de 9,5 saniyede bitiriyorlar diye yarış daha mı heyecanlı olur? Yarışı kazanan daha mı çok tatmin olur? Seyirciler daha mı çok heyecanlanır? Gerçekten anlamlı olan gerçeklerin hiçbirini değiştirmez bu. Belki de ayakkabıların altındaki çivilerin tasarımı değişmiştir alt tarafı veya pistin malzemesi biraz daha farklıdır. Bana öyle geliyor ki kim olduğumuz konusunda hiçbir anlamlı değişime yol açmadığı zamanlarda bile bu gelişim kavramını fetişleştiriyoruz.
*Serbest ticaret modern toplumun ayrılmaz bir parçası. Ve eğer bir şey satmak istiyorsan kendin, gelecek ve beklentiler konusunda pozitif olman gerekir. Bu yüzden tozpembe bir atmosfer içinde yaşatılıyoruz.
*Ekonomik kalkınmanın gerçek trajedilerinden biri, insanların maddi koşullarını iyileştirince mutluluklarını da artıracağımızı sanmış olmamız. Oysa Richard Easterlin adında bir ekonomist bundan kırk yıl önce gelir seviyesiyle mutluluk arasındaki ilişkiyi araştırdı ve bir toplum aşırı zengin olsa bile daha fazlasını arzulama, başkalarını kıskanma, yüksek statü hırsı ve kaygının sürdüğünü tespit etti. Bir halkın refah seviyesini yükselterek parasal doyuma ulaştıramazsın. Rekabet, sosyal bir salgın hastalık. Ve çekememezlik, kıskançlık, yetersizlik gibi duygular milyarderlerde de var. Durup bir düşünmek için bunlar yeterli olsa gerek.
Bu hedefin peşini bırakmalıyız demiyorum. Elbette peşini bırakmamalıyız, ama bir 500 yıl sonra herkes diyelim ki bir İsviçreli dişçi kadar kazanıyor diye her şeyin kusursuz olacağını ummamalıyız.
*Bilgiyi artık insanların parmak ucundan ulaşabileceği hale getirmiş olmamızın veya eğitim standartlarını yükseltme konusunda sağladığımız gelişmelerin vaatlerine kendimizi kaptırırken, aptallığın ve cahilliğin eğitime rağmen varlıklarını sürdürdüklerini unutmamamız gerekiyor. Aydınlanma’nın büyük rüyası, eğitim sayesinde insanların önyargılarından kurtulacağı, çürümüş fikirlerini ve kötü niyetleri geride bırakacağıydı. Aklın ışığı altında tüm bunlar güneşli bir günde pusun dağılması gibi yok olup gidecekti. Ne var ki hiç de öyle olmadı. Eğitimli toplumlarda da nice çatışmalar, savaşlar gördük. Dolayısıyla eğitim her derde deva, mucize bir ilaç değildir.
*Hayatın acı gerçeklerine gözlerini kaçırmadan bakabilme kapasitesi, kişiye sorunlarla baş edebilme yetisi bahşeder. Modern dünyanın bu kadar kırılgan ve acımtırak olmasının bir nedeni de kişinin gerçekleşmeyen beklentileri ve hakkı olan şeylerin kendisine verilmemiş olduğu hissi. Bu noktada kadim stoacılardan bir yaprak koparıp okumak akıllıca olur. Onlar değil miydi bu hayatta pek çok şeyin yanlış gidebileceğini bilerek ve bekleyerek hayata felsefi bir yaklaşım sergilemeni öğütleyen, ama bunları atlatabileceğini de müjdeleyen?
*Dinlerin köktenci versiyonları öğretilerek büyütülen insanların sayısı günbegün artıyor. Şu veya bu dinden değil, hepsinden bahsediyorum. Tüm dinlerde en köktenci olan kesimler aynı zamanda en çok çocuk yapanlar.
Çocuklar anne-babalarının yolundan giderse – neyse ki çoğu zaman gitmiyorlar – görüşlerinde kökten ve aşırı eğilimler gösterenlerin oranı hızlı artabilir. Eskiden böyle bir sorun yoktu, çünkü herkes elinden geldiğince çok çocuk sahibi olmaya çalışırdı. O zaman da sağduyulu insanlar çoğunluğu korumaya devam ederdi. Şimdiyse sağduyu sahibi olmayanların – böyle demem kimseyi gücendirmiyordur umarım – sağduyu sahiplerinden daha çok çocuk yapması beni biraz endişelendiriyor.
*Akılcılığın şöyle bir özelliği vardır ki, ne zaman isterse bir adım geri atıp kendi sınırlarını gözlemleyebilir ve bu sınırları bir hedef, çözülmesi gereken bir sorun olarak ortaya koyabilir.