Küresel Çarkın Dışında Kalanlar

İlk Baskı Yılı: 
Kategori: 
Kitap Hakkındaki Düşüncelerim / Yorum: 

Altını Çizdiklerim;

-Harts Konsepti: Almanya’da işgücü piyasasının, büyük şirketlerin istekleri doğrultusunda düzenlenmesini içerem önlemler paketi. Söz konusu önlemler arasında, işsizlik ücretinin süre ve miktar olarak kısıtlanması da yer alıyor.

-Nanda Shrestra, yoksulların küresel tüketim toplumunda bir aidiyet edinmek için gösterdiği umutsuz çabaları şu şekilde tarif ediyor. “Yoksullar ellerinde bulunan az miktarda para ve kaynağın tamamını ya toplumsal aşağılamayı önlemek uğruna, yaşamsal ürünler yerine anlamsız tüketim objeleri için harcamak zorunda kalacakları ya da kendileriyle dalga geçilmesini kabullenmek zorunda olacakları bir konuma sıkıştırılıyor.”

-Tüketim toplumunda bireyin katılımı ve onuru, sahip olduğu müşteri statüsüne bağlıdır; özgürlük de görünürde sonsuz ürün seçeneklerinden birisini seçmek ve böylece, yine görünürde, bireysel alım kararları verebilmektir.

-Günlük yaşam mücadelesi içinde olan insanlar gösteri yapmaktan hoşlanmaz.

-Dışa kapalı “konut birimleri” artık yalnızca kültürel değil, aynı zamanda sosyal bir sınırlamanın da ifadesi. Hayat tarzları, sosyal farklılıkların göstergesi. Aynı sosyal çevre içerisinde yaşamak güven hissi veriyor. Bu nedenle oturma ve yaşam alanını yalnızca benzer insalarla paylaşabilmek, en önemli pazarlama argümanı. İnsanların kendi benzerleriyle bir arada bulunmak için ödediği yüksek fiyat, Fransız sosyolog Pierre Bourdieu tarafından “mekansal farklılaşma karının ekstra masrafı” olarak adlandırılıyor.

-“Yoksul ile zengin arasında ayrım her zaman oldu, iç içe yaşama hiçir zaman yoktu.” Sosyal olarak yüksenen kişi taşınıyor, bu hep böyleydi. “Şimdiye değin zenginler kentten uzaklaşır ve kentin kenarlarındaki olağanüstü homojen semtlere yerleşirlerdi. Şimdi bunun tersine bir gelişme görüyoruz: Şehrin merkezinde yaşamak artık prestij kazandırıyor.”

-Havel nehri üzerinden Babelsberger Sarayı’na doğru olağanüstü güzellikte bir manzaraya sahip olan Glienicker Horn’un bu 23.000 metrekare büyüklükteki bölümü, dışarıya kapalı bir topluluğun kontrolünde bulunmakta. Burada 1999 yılından bu yana Amerikan modeline göre inşa edilmiş ilk Alman Gated Community duruyor. Arkadya Potsdam. Ana girişin hemen yanında “Arkadya” yazılı. Arkadya, insanların çobanlar gibi dünyevi sorun ve toplumsal baskılardan özgürleşmiş ve mutlu şekilde yaşadığı ülke.

-Umutsuz bir mücadeleydi-para, güç ve karalamalara karşı rasyonel argümanlar.

-İnsan korkarsa, kendisini rasyonel argümanlara kapatır.

-Kaliforniya Üniversitesi’nin 2010 yılında yaptığı bir araştırma, zenginlerin pek fazla duygusal zekaya sahip olmadığını göstermekte. Araştırmacılar, alt tabakalara mensup insanların üst kesimle karşılaştırıldığında daha merhametli ve insancıl olduğunu ortaya koydu.

-Eğer insan yalnızca kendisi gibi düşünenlerle bir araya gelirse, bu durum kendi kendini yeniden üretmeye başlar ve sonunda tek gerçek halini alır.

-Yaşam koşullarının zor olduğu durumlarda ve yerlerde, insanlar daha erken ölüyor ve gelirler arasındaki farklılıklar ne kadar fazlaysa, halk sağlığı o denli bozuk oluyor.

-“Grameen Bank ve tüm dünyadaki taraftarları, insanların kendi etraflarındaki duvarları yıkmak üzere ihtiyaç duydukları irade ve gücü toparlamasına yardımcı oluyor.” Bu gösterişli kelimelerin arkasında aslında günümüzde neo-liberalizmin temel ilkesi haline gelen “Her koyun kendi bacağından asılır” bilgeliğinden başka hiçbir şey yok.

-Sarsıcı sonuç: Mikro kredi kullananların yalnızca yüzde beşi krediden yarar sağlıyor. Bunların yarar sağlayabilmesininin nedeni ise, krediyi çekmeden önce de güvenilir bir gelir kaynağına sahip olmaları.

-Federal Almanya hükümeti mikro kredi programlarını seksenli yıllardan beri destekliyor.

-Alman Kalkınma Bankası dünya çağında mikro finans sisteminin en büyük kamusal yatırımcısı olarak kabul ediliyor.

-Piyasa ekonomisinin buz gibi mantığı , insanı insan yapan tüm değerleri öldürmüyor mu? Ruhu, fanteziyi, özlemi, rüyaları, iç huzuru, hüznü, adalet duygusunu, şefkati… Rekabeti hayatın her alanına taşıyan serbest piyasa öncelikleri birlikteliğimizi zehirledi, herkesi birbirinin korkak rakibine dönüştürdü ve herkesi birbirine karşı savaşa tutuşturdu. Korku ve çaresizlik bir toplumun temelini oluşturamaz, bunlar bireyin gelişmesini engelliyor ve dayanışma, empati ve güven duygusunu yok ediyor.

-Kalkınma yardımının yetmişli yıllardaki sloganı “ekonomik büyüme” ydi. Para veren ülkeler az gelişmiş ülkelerde barajlar ve elektrik santralleri gibi, özellikle Batılı holdinglerin kazanç sağladığı büyük projeleri destekliyordu. Üçünçü dünya ülkeleri, faturaları üstlenmek zorunda bırakılırken, yatırılan para yatırım yapan ülkelere aynı yönden geri dönüyordu.

-Dünya Bankası ve IMF’in yapısal uyum programları. Bu programlar yeni kredilerin açılmasını, enerji ve su tedariki, eğitim ve sağlık gibi kamusal yapılanmaların özelleştirilmesine bağlamaktaydı. Az gelişmiş ülkeler ayrıca ithalat sınırlarlamarını kaldırmaya ve piyasaları liberalleştirmeye zorlandı. “Yoksullukla mücadele ve ekonomik büyüme programları” olarak tanıtılan önlemler sonraki yıllarda üçüncü dünya ülkelerini Batı’ya daha da bağımlı bir hale getirmekle kalmadı, yoksulların çaresizliğini de arttırdı. Yoksullar artık her hizmet için para ödemek zorunda kalıyor ve devletin sağlık hizmetleri ve su temini gibi yaşamsal altyapı ürünlerini halka ücretsiz olarak sunmamasının altında eziliyor.