
Altını Çizdiklerim;
*Bunlar önlerine gelen her konuda, pek bir şey bilmeyen ama bunun bilincinde olamayan insanlara has küstah bir güvenle nutuk atıyorlardı.
*Gördüğü bilimsel ve teknik eğitimin bir özelliği de kültür karşısındaki tepkisinin, ya küçümseme ve dışlama, ya da pitoresk bir folklor düzeyine düşürülmüş sözüm ona bir kültürün bütün yönlerine, en tuhaflarına bile koşulsuz olarak dalkavukluk etmeye varan saf bir hayranlık olmasıdır.
*Gelişme yolundaki bütün toplumlarda kutuplaşma kaçınılmazdır. Bütün sanayileşme süreçlerinde halk kültürüne yabancılaşmış bir bürokratlar sınıfının ortaya çıkmasının önüne geçilemez. Bu süreç, iktidara asgari katılımların dahi otokratik rejim tarafından engellendiği geleneksel bir kültürde yaşandığında, bu kişisizleşmiş yönün daha da çarpıcı olduğu doğrudur.
*Vahşi bir sanayileşmenin taşkınlıklarının felaket düzeyinde yan etkileri olacağı ve şiddetli tepkilere, hatta gerilemelere yol açacağı doğrudur, ama her tür gelişme fikrini sorgulama konusu yapmak ve bunun yerine mucizevi reçeteler koymak bana aşırı ütopyacı görünüyor.
*Modernlik hıristiyanlığın eleştirisinden doğmuştur.
*Maneviyat, bir din değiştirme, bir inanç ya da kanaat sorunu değildir; dünyada olma tarzıdır. En belirsiz ve en basit hareketlerimizde yansıması görülür: yürüme ve yemek yeme tarzımızda; diğer insanlara açık olmamızda; zaman, iktidar, kader ve sessizlik karşısındaki tefekkür tarzımızda;
*Oysa örfleri zaman yaratmıştır, tıpkı sabırla, ağır ağır dağları yarattığı gibi; onları yalnızca zaman, günler boyunca çalışarak yıkabilir. Dağlar süngü darbesiyle devrilmez.
*Her hindu’nun, varlığının bir parçası olarak taşıdığı moksha (kurtuluş), dharma (yasa, düzen), karma ( yaşamlar zincirini yönlendiren kader ) ve yoga (kurtuluş yolu) gibi Hinduizm’in temel kavramları, böylesi bir gerçeklik-ötesini oluştururlar.
*İnsan bilimleri, onları doğuran süreç içsel olarak yaşanmadan edinilmiştir. Bu eksik halkanın doğurduğu sonuçlar vahimdir. İçsel olarak değişmemiş olmasından ötürü bilincin Modernliğe “geç kalmış” olmasıyla durum daha da vahimleşmektedir.
*Sağduyu dünyada en eşit dağıtılmış şey değildir.
*“Her merkez dağılmasında, yeni bir merkez oluşur, ekonomi bir ağırlık merkezi olmadan, bir kutbu olmadan yaşayamazmış gibi,” Gerçekten de 1380’e doğru Venedik’in yararına bir merkezleşme olur, sonra 1550-60 arasında Anvers, ondan sonra da yine Akdeniz’e doğru bir dönüşle 1590-1610 arasında Cenova merkez olur. 17. yüzyıldan itibaren yaklaşık iki yüzyıl boyunca Amsterdam hüküm sürecektir. 1780-1815 arasında dünya ekonomisinin merkezi Londra olur ve 1929’da merkez, Atlantik ötesine kayar, bu sefer de New York’ta kalır.
*Birçok nedenden ötürü Hint-İslam ilişkilerinin altın çağı olarak değerlendirilen Ekber’in hükümdarlığı sırasında 1542-1605 büyük bir edebi faaliyet dönemi başlar. Moğollar’ın İslami kültürü özellikle Fars dilinde yazılmıştır.
*Doğa halindeki insan iyi bir yabanidir; kendini sevmesiyle harekete geçer ki bu sevgi onun doğal masumiyetidir, varkalma içgüdüsüdür. Kendini sevmesini kendine hayranlığa dönüştürerek onu egoist ve saldırgan bir varlık yapacak olan toplum tarafından henüz etkilenmemiştir. İnsanın doğal karakterini değiştiren ve onu, tutkuları ve tatmin edilmemiş arzularıyla yaşayan yabancılaşmış bir varlık haline getiren bizzat toplumdur.
*İslam’ın büyüklüğü, doğuş döneminde çok çeşitli unsurların çok yönlü etkilerini özümsemesi ve bunları olağanüstü bir sentezin potasında eritebilmesindedir.
*Yakamıza yapışıp bizi felceden sıkışmaların nedeni, çoğu zaman dünya gerçekliğiyle denk düşememizdir. Gerçeklik karşısında bakışımızın sakat kaldığını söylüyorum.
*İslam dünyası, Avrupa’daki üç büyük olaya (deniz yollarının açılması, Rönesans ve Reform) tamamen yabancı kalmıştır. Zaten yeni zamanların modernliğini kuran da bir bakıma bu üç olay olmuştur.
*Batı karşısında çekingenlik, her şeyden önce teolojik düzeyde olmuştur. Müslümanlar’ın zihninde Batı, hep Hıristiyan diniyle karışmıştır.
*Uzakta olan hep haksızdır.
*Yenilik yapmaktan korkulup, başkalarına karşı edilginleşince, başkalarının eline kalınır.
*Modernlik hiçbir zaman, olduğu haliyle, yani kelime özgü felsefi kapsamı içinde nesnel olarak hesaba katılmamış; hep geleneklerimizde, yaşama ve düşünme tarzlarımızda yarattığı travmalı değişimlere bakılarak değerlendirilmiştir.