
Altını Çizdiklerim;
*Ticaret, bankacılık ve buna benzer para kazanmaya yönelik uğraşlar; yüzyıllarca doymak bilmezlik, paragözlük ve açgözlülükle ilişkilendirilerek aşağılandıktan ve lanetlendikten sonra nasıl oldu da modern çağın bir noktasında namuslu işler durumuna geldiler?
*Ortaçağ felsefesinin ana hatları Hıristiyanlık döneminin başlarında Aziz Augustinus tarafından ortaya konmuştu. Buna göre, cennetten kovulmuş insanın üç temel günahı şöyle sıralanıyordu: para ve mal edinme arzusu, iktidar arzusu ve cinsel arzular. Augustinus bu üç insan tutkusu veya arzusunu eşit düzeyde lanetliyordu.
*Rönesans’ta kendini gösteren ve on yedinci yüzyılda yaygın bir inanış haline gelen düşünceye göre insanın zararlı tutkularını dizginleme konusunda artık ahlakçı felsefe veya dinsel kurallara güvenilemezdi.
*Hegel’in ünlü Aklın Kurnazlığı kavramı, tutkularının izinden giden insanların aslında kendilerinin farkında olmadıkları yüksek bir dünya-tarihsel amaca hizmet ettikleri düşüncesini ifade eder.
*Erdemlerle günahların insan ruhunu savaş meydanı olarak kullanarak çarpışmaları teması ortaçağ tasvirlerinde sıkça işlenmişti. O yüzden bu türe psychomachy (ruh içinde çatışma) adı verilmiştir.
*On yedinci yüzyılda tutkular üzerine kaleme alınan çeşitli yazılara bakıldığında, açgözlülüğün “hepsinin en kötüsü” olduğuna dair değerlendirmede veya ortaçağın sonlarına doğru kazandığı Ölümcül Günahların en ölümcülü etiketinde hiçbir değişme görülmez.
-Montesquieu; Kanunların Ruhu adlı kirabında; “Avrupa’da barbarlıktan ticaret nasıl doğdu” konulu bölümünde birdenbire genel bir ilke oluşturması oldukça ilgi çekicidir. Burada Montesquieu ilk olarak kilisenin faiz almasının yasaklanması nedeniyle ticaretin nasıl baltalandığını ve sonrasında Yahudilerce devralındığını; Yahudilerin soylular ve krallardan gördükleri eziyet ve işkenceleri; tüm bunların sonusunda bir tepki olarak poliçeyi icat ettiklerini anlatır.
-Montesquieu; Güçler ayrılığı ve karma yönetimi savunması dengeleyici bir güç arayışından doğmuştu: “ Güce sahip herkes o gücü kötüye kullanmaya eğilimlidir; engellerle karşılaşıncaya kadar buna devam eder.”
-Montesquieu; Güç sevdası doğaldır; tatmin edilemez; sürekli bilenir ve mala mülke doymaz.
*Montesquieu’nün ticarete yaptığı onca övgü arasında kimi çekinceleri de yok değildi. Ticaretin barışa katkısını övdüğü bölümde tüm insan ilişkilerinin parasallaşması, konukseverliğin ve “kişinin çıkarları konusunda çok da katı olmamasını sağlayan ahlaki değerler’in yok olması gibi ticaretin beraberinde getirdiği olgulardan duyduğu üzüntüyü de dile getiriyordu.
-James Steuart; Steuart genişleyen ticaret ve sanayiyi “insanların tutkuları, günahları ve zayıflıklarına karşı güvenilir bir savunma” olarak görür.
*Steuart’ın düşüncesinin temel tutarlılığı en iyi biçimde onun “modern ekonomi” için kullandığı saat metaforuyla anlaşılabilir. Steuart bu metaforu iki tür devlet müdahalesini anlatmak amacıyla iki ayrı noktada kullanıyor. Bir yandan, bu saat “çok nazik biçimde dokunulmazsa hemen kırılacak” kadar narindir; yani eski moda keyfi hareketlerin bedeli o kadar ağırdır ki, hemen ortadan kalkmaları gerekecektir. Öte yandan ise bu saatin “devamlı ayarı bozulur; kimi zaman yayı cihaz için fazla zayıftır, kimi zaman ise fazla güçlü… saatçinin eli tarafından sürekli düzeltilmesi gerekir” yani iyi niyetli ince müdahalelere devamlı ihtiyaç duyulur.
*Steuart nasıl “modern ekonomi”nin işleyişini “bir saatin inceliğine” benzettiyse, John Millar da “tüccarların harketleri”nin adeta “bir makinenin uyumuyla” işlediğini söylüyordu.
-Adam Smith; Siyasal bir oluşumda, her insanın kendi durumunu iyileştirmek için sürekli biçimde ortaya koyduğu doğal çaba, bir ölçüde yanlı ve baskıcı bir siyasal iktisadın kötü etkilerini birçok yönden önleyebilecek ve düzeltebileek bir korunma biçimidir. Neyse ki bilge doğa insanın akılsızlıklarının ve adaletsizliklerinin kötü etkilerinin büyük kısmına ilaç olacak önlemler almıştır.
*En önemli ve etkili eserinde Smith insanların tümüyle “durumlarını iyileştirme arzusu” tarafından harekete geçirildiği görüşündedir ve ayrıca “ insanların büyük bölümü durumlarını iyileştirmek için servetlerini arttırmayı amaçlar ya da ister” diyerek konunun altını çizer.
*Zenginlik peşinde koşmamız ve yoksulluktan kaçınmamız büyük ölçüde insanoğlunun duyguları nedeniyledir. Şu dünyada bütün çaba ve koşuşturma ne içindir? Açgözlülüğün ve hırsın, zenginlik peşinde koşmanın, gücün ve üstünlüğün amacı nedir? Bütün farklı sınıflardan insanlarda görülen bu çaba nereden kaynaklanır ve insan yaşamının durumumuzu iyileştirmek adını verdiğimiz o yüce amacıyla sağlanmak istenen yarar nedir? Görülek, ilgenilmek, anlayışla bakılmak, halimizden memnun olmak ve değerimizin bilinmesidir bundan sağlamaya çalıştığımız. Bizi ilgilendiren rahatlık ya da zevk değil, gösteriştir.
*Hobes’in deyişiyle “Tüm insanlar doğal olarak şeref ve üstünlük isterler; ama özellikle de ihtiyaçlarını sağlama endişesi en az olanlar” ve “korku ve yoksunluk olmadan rahat bir yaşam sürenler.”
*Tocqueville; “maddi zevk alışkanlığı aydınlanma ve özgürlük alışkanlığından çok daha hızlı oluşur.”
le grand siecle: Fransızca muhteşem yüzyıl anlamında bir deyiş. Fransız tarihçilerince Fransa’nın Avrupa’nın önde gelen gücü haline geldiği on yedinci yüzyılı nitelemek amacıyla kullanılır.